• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Kur'an İncelemeleri

 
Site Menüsü

1Alak Suresi 6-14




Hatalı Çevrilen Ayetler


Alak Suresi 6-14




Hatalı Çeviri:
6, 7, 8. Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Kuşkusuz dönüş Rabbinedir.
9, 10. Namaz kılarken bir kulu (Peygamber'i namazdan) menedeni gördün mü?
11, 12. Ne dersin, o (Peygamber) doğru yolda ise yahut takvâyı emrediyorsa!
13. Ne dersin o (meneden, Peygamber'i) yalanlıyor ve doğru yoldan yüz çeviriyorsa!
14. (Bu adam) Allah'ın, (yaptıklarını) gördüğünü bilmez mi!





Doğru Çeviri:
6-8.Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendisini yeterli gördüğünde, kesinlikle azar. 9,10.Salât ettiği [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olduğu; toplumu aydınlatmaya çalıştığı] zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü? 11,12.Hiç düşündün mü, eğer o salât eden kul, doğru yol üzerinde idiyse ya da takvâyı [Allah'ın koruması altında olmayı] emrettiyse!… 13.Hiç düşündün mü, eğer salât edeni engelleyen o kişi, yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!… 14.Salâta engel olan o kişi, bilmedi mi, Allah’ın kesinlikle görmekte olduğunu?



Ayetin orijinalindeki Kellâ [hayır, hayır] sözcüğü, muhataptaki bir düşünce veya eylemi inkâr ve ret için kullanılır. Sözcüğün içerdiği itiraz anlamı, babanın çocuğuna veya öğretmenin öğrencisine müdahalesi anlamındaki bir itirazı ifade eder; herhangi bir soruya verilen “hayır” anlamındaki olumsuz cevapla bir ilgisi yoktur. Eğer ayette neye itiraz edilip neyin reddedildiği doğru tespit edilmezse, sure anlamsızlaşır; edebî mucize olan Kur’an’ın garabetle, anlam bozukluklarıyla dolu meal ve anlatımları ortaya çıkar.



Bazı tefsirciler bu sözü “Ebu Cehl ve benzerlerinin yaptıklarına ret” olarak algılayıp “Hayır, onun zannettiği gibi değil” şeklinde an­lamışlardır. Oysa muhatap Ebu Cehl veya benzeri kimseler değildir. O anda, ilk vahiy esnasında Allah’ın karşısında sadece Peygamberi­miz vardır ve Allah Peygamberimize kellâ [hayır, hayır] demektedir. Yani, Allah, Peygamberimizin yaptığı veya düşündüğü bir şeye mü­dahale etmektedir.


Kellâ’nınanlamı birçok meal ve tefsirde maalesef ya ihmal edil­miş ya da yanlış verilmiştir.
Peygamberimiz kendisine vahiy geldiği esnada hiçbir şey yapmadığına ve söylemediğine, sadece vahyedileni dinlediğine göre, Allah neye müdahale etmektedir? Tabiî ki Peygamberimizin zihninde oluşan şeylere… Çünkü Allah, akıllardan geçenleri bilendir.


Kalem, A’lâ, Müddessir ve Müzzemmil gibi ilk inen surelerdeki ayetlerin işaretinden öğreniyoruz ki, bu olay karşısında Peygamberi­mizin aklına çok şey geldi: Peygamber seçilişinden şüphelendi (Yû­nus/94); kendini buna uygun bulmadı; verilen görevi zor, mücadele edeceği kitleyi ise güçlü ve acımasız gördü; hakkında çıkabilecek “delir­di, cinlendi” gibi söylentileri düşündü. Rabbimiz bu düşüncele­rin yersizliğini belirtip resulünün kafasından bunları çıkarıp atmasını istedi ve ona kellâ [hayır, hayır!] dedi. İşte buradaki kellâ’nınanlamı budur.
Yani, işte insanlığın tuğyanı, firavunlaşması, zalim bir sistem oluş­turması nedeniyle… seni peygamber yapıyorum. Bundan sonra sana vahyolunanları toplamalı, başkalarına taşımalı, tebliğ etmelisin.


Ayette bahsedilen tuğyan/azma; mahallede, sokakta şımarık dav­ranışlarla yapılan sıradan bir azma değildir. Bu nedenle tuğyan ve onun temsilcisi tâğût ile ilgili biraz daha ayrıntılı ve kavramsal bilgi ver­menin faydalı olacağını düşünüyoruz:
Tuğyan, “haddi aşma, zulüm, azgınlık, sapıklık, isyan, küfür” de­mektir. (LİSAN)
Tuğyan kelimesi, tağâ [azdı, taştı, zulmetti] fiilinin mastarı olarak Kur’an’da dokuz yerde geçer. Ayrıca “haddi aşıp azgınlık yapan kişi ve topluluklar” manasında [tağ] altı yerde; insanları yoldan çıkaran, azdı­ran “şeytan”, “put” ve “kâhin” anlamında [tâğût] sekiz yerde geçer. Mas­tar ve diğer türevleriyle birlikte bu kelime Kur’an’da toplam otuz dokuz yerde zikredilir.


Tuğyan, insanın tabiatında vardır. Vahye kulağını tıkayan, kendi aklını yegâne rehber kabul ederek kendini beğenen bencil insan, bir de çok mal sahibi olup kendini ihtiyaçtan uzak görmeye başladı mı, tuğyan içine düşmüş olur.


İnsan, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek hissettiği zaman artık Allah’ı unutur; gerçek kudret, gerçek ilim, ger­çek dileme, gerçek güç ve irade sahibinin yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum insan için tuğyana açılan bir kapıdır; ar­tık dilediğini yapar, hak-hukuk ve sınır tanımaz. Allah’a ortak koş­maya, nefsini O’nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeye başlar. İşte bu hâl, tuğyan hâlidir ve bu tür insanlar da Kur’an’ın diliyle “tağî’dir.


Kur’an’da Firavun, tuğyanın simgesi olarak takdim edilmiştir. O, bütün gücün kendi elinde olduğuna inanıyor, insanları küçük görü­yor, öldürüyor ve en kötü işkenceye maruz bırakıyordu (Bakara/49, İbrahim/6). Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu-kölesi, Mısır ve nehirler onun mülkü idi (Zuhruf/51).


Eğer Musa (as) ile Harun (as) ona tuğyanını hatırlatmasa ve onu Allah’a çağırmasa idiler, Firavun da âhirette Allah’a karşı bir bahane üretebilir, “Rabbim! Bana bir uyarıcı gelmedi ki!” diyebilirdi. Çünkü azgınlığının farkında değildi; insanları köle olarak çalıştırmayı, onlara işkence et­meyi ve öldürmeyi tabiî hakkı olarak görüyordu. Saltanatı onu mağ­rur etmişti.


Tuğyan’ın temelinde kibir ve bencillik yatar. Şeytanın da azgınlığının sebebi kibir ve bencillikti. Bu bakımdan Nisâ/51′de tâğût, şey­tanı [İblisi] da kapsamaktadır.


Tâğût, “azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthâne, kâhin, sihirbaz, Allah’ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluş” anlamlarına gelir.


Tuğyan ile aynı kökten gelen tâğût kelimesi; “azgın, insanlara zorla hükmeden, kâfir, zorba kişi”yi ifade eder.


Kur’an’da Allah müminlerin dostu ve yardımcısı; tâğût ise kâ­firlerin dostu ve yardımcısı olarak gösterilmiş, müminlerin “Allah yolunda savaştıkları”, kâfirlerin ise “tâğût yolunda savaştıkları” ifade edilmiştir:
Allah, inananların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenkimselere gelince; onların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları tâğûttur ki kendilerini aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/257)                                                 

İman etmiş kimseler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişkişiler de tâğut yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın yakınları, yardımcıları ile savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı çok zayıftır.(Nisâ/76) 

                                                           

Allah’ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geç­mek üzere hükümler icat eden her kişi ve kurum, tâğûttur.
Tâğût, Allah’a karşı isyan etmesinin yanısıra, O’nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu işleviyle o, şeytân, papaz, dî­nî veya siyasî bir lider olabilir.


Yüce Allah Kur’an’da, “Ve andolsun ki Biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına doğru yolu gösterdi, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş”;[6] 76İman etmiş kimseler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişkişiler de tâğut yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın yakınları, yardımcıları ile savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı çok zayıftır”[7] ayetleriyle mü’minlere tâğût hakkında bilgi vermekte ve tâğûta karşı takın­maları gereken tavrı açıklamaktadır.


Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından Al­lah’ın hükümlerine muhalefet edecek şekilde konulan hükümler, “tâğûtî hükümler” ola­rak isimlendirilirler. Yüce Allah buyuruyor ki:
Kesin olarak, inanmamakla emrolundukları tâğutu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Şeytan da onları uzak/geri dönülmez bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor.(Nisâ/60                                                         


Kendisinde böyle yetkiler görüp, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip hevâ ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar, aynı za­manda “ilâhlık” iddiasındadırlar. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar, tevhîd akidesi­nin dışına çıkıp kâfir, zalim ve fasık olurlar. Allah Teâlâ, Allah’ın in­dirdiği ile hükmetmeyenleri kafir, zalim ve fasık olarak nitelemiştir. (Mâide/44-47).


Konumuz olan ayetten de anlaşıldığı üzere Yüce Allah, Nûh (as)’dan Muhammed (as)’e kadar bütün peygamberleri, insanlığı tev­hide, yani Allah’ın birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O’nun koy­duğu hükümleri kabullenmeyip hevâ ve heveslerine göre hüküm koyan tâğûta karşı savaşmaya ve tâğût kapsamına giren şeylere kul­luk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.


Bu tâğûtlar, İbrâhîm (as) döneminde Nemrut, Mûsâ (as) döne­minde Firavun, Muhammed (as) döneminde de Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi toplumun ileri gelenleri ve puta tapan şahsiyetleridir; diğer peygamberler döneminde de, kendilerine gönderilen tevhîd akidesi­ni/inancını inkâr edip, atalarından kalan inançlar üzerinde inat gös­teren puta tapan kavimlerdir.


Tâğûtların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tâğûtlar var olmaya devam etmiştir. Onlar sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan güçler değil; bugün de müslümanlara en azim düşmanlığı ve en yıkıcı propagandaları reva gören kişi, odak veya organizasyonlardır. Tâğût, ekonomik, sosyal ve kültürel güç kaynaklarını ele geçirmiş, ahlâkî değerleri [dini], toplumların gözünde itibarsız ve taraftarı olmaktan çekinilen bir duruma düşürmeyi göze alacak kadar düşmanlığını ilerletmiştir. Ayrıca doğrudan yaptıklarının dışında, insanlığın ortak değerleri adı altında pek çok kavramı da müslümanlara zarar verecek bir içeriğe dönüştürmüştür. Kısaca tâğût, müslümanları dört bir yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümanlara hayat hakkı tanımamaktadır.


Öyleyse anlıyoruz ki, Peygamberimizin görevi sokaktaki şımarık­larla değil, tâğûtî düzenin kurucularıyla mücadele etmekti. İlk işi, toplumun hidayet yolu üzerinde oturup haydutça engellemeler yapan bu azgın güruhu uyarmaktı.


Gerek ayetin orijinalindeki “inne” ve “lam” gibi edatlardan ve gerekse cümlenin isim cümlesi olması gibi te­kitlerden anlaşılmaktadır ki, Peygamberimizin karşısındaki düşman çok çetindir. Musa’nın düşmanı Firavun ile Peygamberimizin düşman­ları mukayese edilecek olursa, ayetteki üç tekitten hareketle, Pey­gamberimizin düşmanlarının azgınlığının Firavun’unkinden de daha fazla olduğu söylenebilir.


İnsanın tuğyanına, diğer bir ifadeyle tâğûtlaşmasma iki sebep gösterilmiştir. A) Âhireti inkâr, B) İstiğna. İstiğna; “insanın, (ister ger­çek olsun, ister öyle olduğunu zannetsin) zengin/kendi kendine ye­terli olduğuna inanması” demektir. Sözcük, “İstif’al” babındandır. Bu bab, Arabça dilbilgisi kuralları gereği, kendisine sokulan üç kök harfli herhangi bir fiile “talep”, “sual”, “tahavvül”, “itikat”, “vicdan”, “inkılab”, “isabet”, “ziyade”, “nazar” ve “teslim” anlamları kazandırır. Bu kelimeye itikat/inanç anlamı kazandırmıştır.
Kendisini zengin, yeterli görenlerin şımarıklıkları, azgınlıkları Hümeze süresinde de vurgulanmıştır.



9,10.Salât ettiği [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olduğu; toplumu aydınlatmaya çalıştığı] zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü?


Bundan sonraki ayetlerde, azmış insan somut olarak gösteril­mekte, Peygamberimizin niçin peygamber seçildiğinin gerekçeleri örneklerle açıklanmaktadır. Kur’an’ın bir özelliği de örneklemeli olu­şudur. Yüce Rabbimiz, anlayışı en alt seviyede olanın bile Kur’an’ı anlayabilmesi için örnekler sunmuş ve bundan çekinmediğini ifade etmiştir. (Bakara/26)


Ayetteki sallâ sözcüğü meal ve tefsirlerde genellikle “namazkıldı” anlamıyla yer alır. Aslında anlamı “namaz kılmak” değildir. Bu anlam kesinlikle İslam dinini yozlaştırmak amacıyla ortaya konulup zaman içerisinde zihinlere iyice yerleştirilmiştir. Salat sözcüğü Kur’an’da ilk olarak burada yer aldığı için gerekli tahlili burada yapıp bundan sonrakilerde buraya atıfta bulunacağız.



[SALÂT]
Anlamı:
الصّلوة  [salât] sözcüğünün yapı olarak, ص ل ى [saly] ve ص ل و [salv] köklerinden türemiş olması mümkün görünmektedir. Dilbilgisi kurallarına göre her iki kökten de türemiş olabilir. Zira hem ص ل ى [saly] hem de ص ل و [salv] sözcükleri, son harflerinin “harf-i illet” olması sebebiyle “nâkıs”tırlar ve bu köklerden bir sözcük türediğinde, köklerin sonundaki harf-i illetler düşerek başka harfe dönüşür. Bu durumda, türeyen yeni sözcüğün, bu köklerin hangisinden türediği konusunda ciddi bir araştırma yapılmadığı takdirde ortaya bazı karışıklıklar çıkabilmektedir. Nitekim ص ل و  [salv] kökünden olan kalıpların birçoğunun çekimlerinde و [vav] harfi, “galb” [değişim] neticesi ى ]ya]ya dönüşmekte ve bu şekilde türeyen sözcükler, ilk bakışta ص ل ى [saly] kökünden türemiş gibi görünmektedir.


Bu gibi durumlarda Kur’ân’ın mesajını doğru anlamak için yapılacak ilk iş, sözcüğün türemiş olabileceği köklerin anlamlarına bakmaktır. Bu sebeple biz de tahlilimize, الصّلوة [salât] sözcüğünün türemiş olabileceği ص ل ى [saly] ve ص ل و  [salv] köklerinin anlamları ile başladık.


صلى [saly, sıla]; “pişirmek, yakmak, ateşe atmak-ateşe girmek, yaslamak” anlamına gelir. Sözcük bu manada Hâkka sûresi’nde geçmektedir:
Sonra cehenneme  [صلّوه/sallûhû] yaslayın onu. (Hâkka/31)


Bundan başka, sözcük Kur’ân’da birçok kez, bu kökten türemiş olan إصلوها [islavhâ], يصلى [yeslâ], وسيصلون [veseyeslavne], ساصليه [seüslîhi], لايصلاها [lâ yeslâhâ] gibi farklı kalıplar hâlinde yine aynı anlamda yer almıştır. Meselâ, صلى [s-l-y] kökünden türemiş olan المصلّين [musallîn] sözcüğü, “destek veren, yardım eden” anlamında değil, “hayvanının sırtına, uyluğuna yaslanan” anlamında kullanılmaktadır.[8]
 صلى [saly] sözcüğü, Türkçe’deki “sallamak” ve “yaslamak” sözcüklerinin de kaynağıdır.


Ancak, konumuz olan salât sözcüğünün kökünün saly olduğu varsayılırsa, Kur’ân’da geçen tüm الصّلوة [salât] sözcüklerinin ve türevlerinin “ateşe atmak, yaslamak” anlamında olduğunu kabul etmek gerekecektir ki bu durumda, meselâ Kevser sûresi’ndeki صلّ [salli] emrinden, “onu ateşe at” veya Ahzâb/56′daki صلّواعليه [sallû aleyhi] ifadesinden, “onu [Muhammed'i] ateşe sallayın/atın” anlamını çıkarmak gerekecektir. Sonuç olarak, “yardım, destek, çaba, gayret” anlamlarına gelen الصّلوة [salât] sözcüğüyle, “ateşe atmak, ateşe yaslamak, pişirmek, yakmak” anlamındaki صلى [saly] sözcüğü arasında herhangi bir mana ilişkisi kurma imkânı yoktur.


 ص ل و [salv]: İsim olarak “uyluk, sırt” demek olan sözcük şöyle açıklanır: صلو [salv], “insanın ve dört ayaklı hayvanların sırtı, kalça ile diz arası” anlamına gelir.[9]
Bu anlam doğrultusunda fiil olarak kullanıldığında sözcük; “uyluklamak, sırtlamak” anlamına gelir ki, uyluğun [bacağın, diz ile kalça arasındaki bölümünün] yatay duruma getirilerek bir yükün altına uzatılması şeklinde bir hareket olan “uyluklamak” da, bir yükü sırta almak demek olan “sırtlamak” da, yük altına girmeyi, yüke destek vermeyi ifade eder.


Bize göre salât sözcüğünün kökü saly değil, salv‘dir. Sözcüğün aslı ise صلوة [salvet] olup, kök sözcük nâkıs [son harfi illetli] olduğundan, genel dilbilgisi kuralları gereği صلوة [salvet] sözcüğü, الصّلوة [salât] şekline dönüşmüştür. Nitekim sözcüğün çoğulu olan صلوات [salavât] sözcüğünde, kök sözcüğün asıl harfi olan و [vav] açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu durum, başka birçok sözcük için de geçerlidir. Meselâ, ğazâ [savaştı] sözcüğünün mastarı غزوة [ğazve]dir ve ğazve‘nin çoğulu غزوات [ğazevât] olarak gelir. Diğer fiil çekimlerinde de ğazâ‘nın “vav”ı, ya ى [ya]ya dönüşür yahut da düşer. Zaten salât sözcüğünün, s-l-v kökünden türediği hususunda ittifak olduğu içindir ki, bir anlam karışıklığı olmasın diye mushaflarda salât sözcüğü, الصلاة şeklinde ا [elif] ile değil, الصّلوة şeklindeو [vav] ile yazılır.


Diğer taraftan, صلو [s-l-v] kökünden türemiş olan صلّى [sallâ] (mastarı salât) sözcüğünün anlamı, Kıyâmet/31-32′de, hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde net olarak açıklanmıştır:
فلا صدّق ولا صلّى ولاكن كذّب و تولّى [felâ saddaqa velâ sallâ velâkin kezzebe ve tevellâ (31Fakat o, ne onayladı, ne destekledi. 32Fakat o, yalanladı ve geri durdu. 33Sonra da gerine gerine yakınlarına gitti.].


Görüldüğü gibi yukarıdaki cümlede dört eylem zikredilmiş, bu eylemlerden ikisi diğer ikisinin karşıtı olarak gösterilmiştir. Şöyle ki: صدّق [saddaqa]nın karşıtı olarak كذّب [kezzebe], yani “tasdik etme”nin karşıtı olarak “tekzib etme, yalanlama” fiili kullanılırken, صلّى [sallâ] fiilinin karşıtı olarak da تولّى [tevellâ] fiili kullanılmıştır. Kalıbı itibariyle “süreklilik” anlamı taşıyan tevellâ sözcüğü; “sürekli geri durmak, sürekli yüz dönmek, lakayt kalmak, ilgisizlik, pasiflik ve yapılmakta olan girişimleri kösteklemek” demek olduğuna göre, تولّى [tevellâ]nın karşıtı olan صلّى [sallâ] da; “sürekli olarak destek olmak, seyirci kalmamak” anlamına gelmektedir.


Anlamı Kur’ân’da bu kadar açık olarak belirtilmesine rağmen salât sözcüğü, ünlü bilgin Râgıb el-İsfehânî’nin Müfredât adlı eserinde, “Lügat ehlinin çoğu, salât: ‘dua, tebrik ve temcit’tir demiştir” ifadesiyle âdeta geçiştirilmiştir.


Sonuç olarak الصّلوة [salât] sözcüğünün anlamını; “destek olmak, yardım etmek, sorunları sırtlamak; sorunların çözümünü üzerine almak” şeklinde özetlemek mümkündür. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, buradaki sorunlar, sadece bireysel sorunları değil, aynı zamanda toplumsal sorunları da kapsamaktadır. Dolayısıyla الصّلوة [salât] sözcüğünün anlamını, “yakın çevrede bulunan muhtaçlara yardım” boyutuna indirgemek doğru olmayıp, “topluma destek olmak, toplumu aydınlatmak, toplumun sorunlarını sırtlamak, üstlenmek ve gidermek” boyutunu da içine alacak şekilde geniş düşünmek gerekir. Yapılacak yardımın, sağlanacak desteğin gerçekleştirilme şeklinin ise “zihnî” ve “mâlî” olmak üzere iki yönü bulunmaktadır:

• Zihnî yönü ile salât; eğitim ve öğretimle bireyleri, dolayısıyla da toplumu aydınlatmak, rüşde erdirmek; en sağlam yola iletmek;

• Mâlî yönü ile salât; iş imkânları ve güvence sistemleri ile ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, onları zor günlerinde sırtlamak, böylece de toplumun sıkıntılarını gidermektir.



11,12.Hiç düşündün mü, eğer o salât eden kul, doğru yol üzerinde idiyse ya da takvâyı [Allah'ın koruması altında olmayı] emrettiyse!…


Ayet, doğru yol üstünde olan, çevresine takvayı [cennete gidişin bedelini] emreden, öğreten bir kulun (yani, peygamber’in) bile haksızlığa uğradığını dile getirerek bu durumun acayipliğine dikkat çekmektedir.


“İnsanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak iyiliklere sarılması, günahlardan uzak durması, dolayısıyla âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması” demek olan takvâ, Kur’ân’da ilk önce “şirkten kaçınmak” ve “âhirete inanmak” anlamında ortaya konmuş, daha sonra da imanın yansımasını taşıyan tüm amelleri içine alacak şekilde genişletilmiş bir kavramdır. O nedenle biz takvâ‘yı, “Allah’ın koruması altına girmek”,muttakî‘yi de “Allah’ın koruması altına giren kişi” olarak aktardık.


Dilbilgisi kurallarına göre, yukarıda meâli verilen 11 ve 12. ayetler iki şart cümlesinden oluşmaktadır. Bilindiği üze­re şart cümleleri, şart ve ceza denilen iki bölümden oluşurlar. Burada şart cümlelerinin birinci bölümleri mevcut olmakla beraber ceza yani sonuç bölümleri bulunmamaktadır. Edebiyat kuralları ön plâna alınıp “icaz’ul-hazf’ yapılarak cümlelerin sonuç kısımları düşürülmüştür. Bu edebî yöntem cümleye zenginlik kazandırmak için uygulanır. Buna göre cümlelerin sonuç bölümü şöyle takdir edilebilir: “O kimseye hiç engel olunur mu? O kimseye hiç zulmedilir mi? Aksine ödül verilmez mi?”



13.Hiç düşündün mü, eğer salât edeni engelleyen o kişi, yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!…


Yani, dikkat ediyor musun? Bu engelleyen kişi dîn gününü ya­lanlamakta ve yüz çevirmektedir.
Bu cümle de şart cümlesi olup bunda da sonuç bölümü yoktur. Burada da icaz’ul-hazf yapılmıştır. Bu cümlenin sonuç bölümü de şöyle takdir edilebilir: “O insan hiç başıboş bırakılır mı? Hiç onların yalan­lamasına, azmasına seyirci kalınır mı? Onların bilgilenmeleri, eğitil­meleri için uğraşılmaz mı? Onları inzar [uyarmak] için bir peygamber gönderilmez mi? Onlar cezalandırılmazlar mı? Mazlumlar zulümden kurtarılmaz mı?”



14.Salâta engel olan o kişi, bilmedi mi, Allah’ın kesinlikle görmekte olduğunu?


Yani, o insan [engelleyen kişi], kendi yaptıklarını Allah’ın gördüğünü bilmemektedir.
İşte, bütün bunların değişmesi gerekir. İnsanlar zulümden kurtarılmalı, kimse yalanlamamalı, yüz çevirmemeli… Herkes, Allah’ın her şeyi gör­düğünü bilmeli, öğrenmeli… Bunları oluşturma görevi sana verildi; sen peygamber seçildin. Sana vahyedilecekleri zihninde toparla ve yaratan Rabbinin adına oku: tebliğ et, başkalarına ulaştır!*




*İşte Kuran, Alak Suresi



Yorumlar - Yorum Yaz
Site Haritası
Takvim