• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Kur'an İncelemeleri

 
Site Menüsü

34Kaf Suresi 16-18







Hatalı Çevrilen Ayetler



Kaf Suresi 16-18




Hatalı Çeviri:
34Kaf Suresi 16-18
16. Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.17. İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.18. İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.




Doğru Çeviri:

34Kaf Suresi 16-18
16.Ve andolsun insanı Biz oluşturduk. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. 17,18.Onun sağından ve solundan (her yanından) yerleşik iki tesbitçi onun her işini tesbit edip dururken, insan hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın.

Bu pasajda insanı saptıran gücün kaynağına dikkat çekilerek insanlar uyarılmış, sonra da “insan” ile onu yaratan, yarattığı için tüm özelliklerini bilen, özgür bırakmış olmasına rağmen onu sürekli kontrol eden “Yaratıcı” arasındaki ilişki konu edilmiştir. Bu ilişkinin derecesi ise, Ve Biz ona şah damarından daha yakınız ifadesiyle açıklanmıştır.
Pasajda zımnen şöyle denmektedir: “Bizim kudret ve ilmimiz insanoğlunu içinden ve dışından öyle çepeçevre sarmıştır ki, Bizim ilim ve kudretimizin ona yakınlığı, şah damarının ona olan yakınlığından daha fazladır. Konuşmasını işitmek için bir mesafe kat edip yanına gelmemiz gerekmez, gönlünden geçen düşünceleri bile doğrudan doğruya biliriz. Aynı şekilde, ona müdahale etmemiz gerekirse, bir mesafe kat etmemiz söz konusu değildir. Nerede olursa olsun, o, her zaman kontrolümüzdedir, istediğimiz zaman ona müdahale ederiz.”

Bir taraftan Allah'ın insana, nefsinin kendisine neler fısıldadığını bilecek kadar, hatta şah damarından bile yakın olduğu söylenmekte; diğer taraftan da insanın üzerine onun her söz ve hareketini kaydeden iki adet kayıtçı ve denetçinin yerleştirildiği bildirilmektedir. Yüce Rabbimiz herkesin ne yaptığını en ince ayrıntısına kadar bildiği halde acaba neden ayrıca herkesin üzerine ne yapıp ettiklerini denetleyen ve kaydeden iki şâhit daha yerleştirmiştir?

Bize göre bunun manası; Allah'ın adaleti önünde hesaba çekilecek olan insanın, hesabını önceki dünyada yaptıklarını gözler önüne serecek iki şâhit eşliğinde verecek olmasıdır. İnsanın kendi vücudu, sözlerini, hareketlerini hatta düşüncelerini en ince ayrıntısı ile zapt edip kayda alan bir teyp, bir disk gibidir. Hesap gününde bu kayıtlar açılarak ilân edilecek, her insan dünyada iken söylediklerini kendi sesinden kendi kulağı ile duyacak, yaptığı işleri de kendi organlarından kendi gözleri ile görecektir. Böylece yaptıklarını inkâr etmesi asla mümkün olmayacaktır. Her şeyi bilmesine rağmen Yüce Allah, âhirette hesaba çektiği kimseyi adaletin bütün şartları yerine getirilmiş bir şekilde ve her insanın bizzat kendisini tanık olarak dinlemek sûretiyle yargılayacaktır. Herkesin dünyadaki söz ve hareketlerinin tam ve eksiksiz kaydı bu nedenle gerekmektedir.

Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz.
Nefsin vesvesesi, insanın kendi içinden geçirdiği duygular, kuruntular, kararlar gibi, gizli, içe dönük şeyleri ifade etmektedir. İnsanın içine [gönlüne], söylenenleri ve yapılanları kaydetmekle görevli yetilerin bile farkına varamadıkları bir gizlilikte geliveren bu içsel, nefsî şeyler, Allah'tan asla gizli kalamazlar. Çünkü Allah, yaratıcısı ve programlayıcısı olarak insana, onun kendi nefsine olan yakınlığından daha yakındır. Zaten insana diri olmasını sağlayan nefsi [canı] veren de Allah'tır.

HABL-İ VERÎD: Âyetteki, حبل وريد [habl-i verîd] tamlaması, uzun zamandan beri “şah damarı” olarak kabul edilmektedir. Oysa bu deyimin esas anlamı anatomi bilimindeki “şah damarı” değildir. Anatomi bilimindeki “şah damarı”, kalpten çıkıp baş ve boyun bölgesine temiz kan taşıyan ana atardamarların ortak adıdır. Habl-i verîd ise, “vücuttakî kirli kanı taşıyan ana toplardamar”dır.

Bu konuda klâsik kaynakların bazılarında şu bilgiler yer almaktadır:
el-Verîdan [iki toplardamar], boynun önündeki iki yüzünü kavramış iki damardır ki, vetine [şahdamarına] bağlı olup baştan kalbe doğru girerler.[4]
Verîd, “boynun yüzündeki damar”dır ki, öfke halinde şişer. Bunlar iki verîddirler [şahdamarıdırlar].[5]
Verîd, “ciğere ve kalbe bağlı olan bir damardır ki, kanın akışı onda”dır.[6]
Verîd, “atardamardan başka kanı taşıyan damar”dır. Verîdân [iki toplardamar] ise, “boynun önünde, boynun iki yüzünü kavramış iki damardır. Baştan dağılırlar ve vetîne [şahdamarına] bağlıdırlar.”[7]

Allah'ın insana yakınlığı belirtilirken habl-i verîd ifadesinin kullanılmasında iki ince nokta vardır:
1) Bilindiği gibi, atardamar, kanı kalpten vücuda dağıtmakta, yani kanı kalpten uzaklaştırmakta; toplardamar ise vücuttakî kanı kalbe doğru götürmekte, yani kanı kalbe yaklaştırmaktadır. Bu sebeple yakınlık ölçüsü olarak verîd [toplardamar] zikredilmiştir. Nitekim habl-i verîd deyimi, Arap kültürünün yazıya geçmeden önceki hâlinde [kadim Arap dilindeki şiirlerde], “Ölüm ona verîdden daha yakındır” örneğinde olduğu gibi “pek yakında” anlamı ile yer almıştır.
2) Habl-i verîd, “kullanılmış, siyah renkli, kirli kanı taşıyan toplardamar”a denmektedir. Kalbin sağ kulakçığında toplanan bu kan oradan akciğerlere gönderilmekte, akciğerlerde temizlendikten sonra tekrar kalbe dönüp vücuda pompalanmaktadır. Bu döngü bir çeşit yeniden yaratma gibidir. Bize göre bu deyimin âyette ifade ettiği diğer incelik de budur.

ALLAH'IN YAKINLIĞI: Kur’ân'ın buraya kadarki bölümünde, kendisini tanıttığı ifadelerden öğrendiğimize göre Allah'ın zatının kullarına mesafe itibariyle yakınlığı söz konusu değildir. Âyette geçen Allah'ın yakınlığı, mecâzî bir ifadedir. Bu ifade ile kasdedilen mana, “insan üzerinde kudret yürütüp bir etki meydana getirme konusunda ona kendisinden daha yakın, daha mâlik, daha çok tasarruf sahibiyiz, onun nefsindeki vesveseyi de ondan daha iyi bilmekteyiz” demektir.

Allah'ın yakınlığı konusu, klâsik kaynakların bazılarında şu şekillerde değerlendirilmiştir:
Allah Teâlâ'nın ilminin kemalini, genişliğini beyandır. Allah ilmi ile ona damarındaki kandan daha yakındır. Çünkü damara bir engel vardır. O, ona gizli kalabilir. Fakat Allah Teâlâ'nın ilmine engel mümkün değildir. Buna şu mânâ da verilebilir: Kudretimizin eşsizliği itibariyle Biz ona “habl-i verîd”den daha yakınız. Emrimiz onda, damarlarındaki kanın akışı gibi cereyan eder.[8]
Biz ona daha yakınız ifadesi mecâzdır. Bundan maksat, Allah’ın ona ilmen yakınlığıdır. “Allah her yerdedir” ifadesiyle de O’nun ilminin her yeri kuşatmış olduğu kast edilir. Zira yakınlık mekân ve mesafe itibariyledir; Allah ise mekândan münezzehtir.[9][
Yani, “Biz onun halini, ona “habl-i verîd”den daha yakın olandan daha iyi biliriz” demektir. Zatın yakınlığı ile ilmin yakınlığına mecâz yapılmıştır. Çünkü o onun gerekçesidir.[10]

HER NE SÖYLERSE: Her ne söylerse, “ağızdan ne çıkarsa, hayır veya şer her ne söz söylenirse” demektir ki bu ifade ile sadece ağızdan çıkan sözler değil, dışa vurulan tüm eylemler de kasdedilmiştir. Çünkü ağızdan çıkan bir hece, kişinin dışa vuran en küçük eylemidir. Dolayısıyla insanın ne söylediğini, ne yaptığını gözetleyen tesbitçiler hiçbir sözü ve hareketi kaçırmadan kaydederler.

Ancak, insana, her yakından daha yakın olan, insanın nefsindeki gizlilikleri ve içine doğan her dürtüyü insandan daha iyi bilen Allah, insanları sadece irâdeleri ile bilinçli olarak yaptıklarından sorumlu tutar:
225.Allah, sizleri yeminlerinizdeki boş sözlerden sorumlu tutmaz; ama bilinçli yapılmış eylemleriniz nedeniyle sorumlu tutar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok yumuşak davranandır.
(Bakara/225)
Buradan da, insanın bilinci yerinde değilken, irâdesi dışındaki sözleri ve hareketlerinin kayda girmeyeceği, bunlardan insanın sorumlu tutulmayacağı anlamı çıkmaktadır.

İKİ TESBİTÇİ: Bu iki tesbitçinin ne oldukları, bir sonraki pasajda kendilerinden سائق [sâik] ve شهيد [şehîd] olarak bahsedilmek sûretiyle açıklanmıştır. Ayrıca sâik, 23. ve 27. âyetlerde karîn sözcüğü kullanılarak bir kez daha açıklanmıştır. Bu açıklamalara rağmen âyetteki tesbitçiler'i, insanın sağında hayırları, solunda şerleri yazan melekler olarak anlayıp anlatmak hem sözcükler açısından, hem melek kavramı açısından ve hem de pasajın anlamı açısından yanlıştır.

SAĞINDAN SOLUNDAN: Âyette bahsi geçen iki tesbitçi ile ilgili olarak, “sağdaki melek iyilikleri ve sevapları, soldaki melek kötülükleri ve günahları kaydeder” şeklinde ilginç rivâyetler ortaya atılmış ve bu rivâyetlerde gerçek dışı anlatımlara yer verilmiştir.
Zıt anlamlı sözcüklerin birlikte kullanılmasının ifadeye anlam zenginliği kazandırdığını ve bu tür ifadelerdeki sözcüklerin birlikte kullanımının o sözcüklerin kendi anlamlarından daha başka bir anlam oluşturduğunu Nâs sûresi'nin tahlilinde “İns ve Cinn” başlığı altında incelemiştik.

Burada da aynı durum söz konusu olup sağından, solundan ifadesi ile, sadece “sağ ve sol” değil, “tüm yönler” kasdedilmiştir. Dolayısıyla bu tesbitçiler insanın sadece sağında ve solunda değil; sağında, solunda, önünde, arkasında, altında, üstünde, içinde, dışında, yani kalbindedirler. İnsanı sürekli kontrol altında tutarak söylediği ve yaptığı her şeyi kayda alıp saklayan ve zamanı gelince sakladıklarını çıkarıp ortaya koyan bu tesbitçiler, Allah'ın insana verdiği iki yeti olup bunlar bize göre İblis ve hâfızadır [bellektir]. Bu yetilere, “meleke” demek mümkünse de “melek” demek doğru değildir.*





*İşte Kuran, Kaf Suresi

Yorumlar - Yorum Yaz
Site Haritası
Takvim