• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Kur'an İncelemeleri

 
Site Menüsü

113Tevbe Suresi 38-41




Hatalı Çevrilen Ayetler


113Tevbe Suresi 38-41


Hatalı Çeviri:
38. Ey iman edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.

39. Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.

40. Eğer siz ona (Resûlullah'a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke'den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.

41. (Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.



Doğru Çeviri:

38Ey iman etmiş kişiler! Ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa çıkın denildiği zaman yere ağırlaşıp kaldınız/çakılıp kaldınız. Âhiretten cayıp basit dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama âhrettekine göre, bu basit dünya hayatının kazanımı pek azdır.

39Eğer savaşa çıkmazsanız, Allah sizi acıklı bir azap ile azaplandırır ve yerinize başka bir toplumu getirir ve siz O'na zarar diye bir şey veremezsiniz. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.

40Eğer siz, Elçi'ye yardım etmezseniz, bilin ki Allah O'na kesinlikle yardım etmiştir. Hani o kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kişiler, o'nu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. Hani ikisi derin çukurda; dipte malsız, mülksüz, evsiz barksız, parasız pulsuz bir durumda idiler.

Hani elçi, arkadaşına “Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir” diyordu.

Bunun üzerine Allah, onun üzerine kalbi teskin eden güven ve yatışma duygularını/ morallerini içlerine koymuş, onu sizin görmediğiniz YARDIMCILARLA güçlendirmiş ve kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişilerin sözünü en alçak yapmıştı. Allah'ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

41Hafif teçhizatla ve ağırlıklı olarak savaşa çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda gayret gösterin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.403




Bu âyetlerde mü’minlere sitem edilmekte, münâfıkların ve keyif düşkünü kimselerin davranışları kınanmakta ve Müslümanlara; herhangi bir özür beyân etmeden ağır ve hafif olarak her şartta Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad etmeleri emredilmektedir.

Mü’minler bu konularda daha evvel de uyarılmışlardı:

2,3Ey iman etmiş kimseler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında cezayı gerektiren büyük bir suç/ günah olarak belirlendi.

4Şüphesiz Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf saf olarak savaşan kimseleri sever.(Saff/2-4)

Târihî bilgi ve belgelere göre burada Tebük seferine işaret edilmektedir. Âyetlerin iyi anlaşılması açısından Tebük seferiyle ilgili ansiklopedik düzeyde bilgi vermek istiyoruz:

TEBÜK SEFERİ

Tebük seferi, hicrî 9. yılda, Şam’da toplanan 40.000 kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medîne’den Şam’a doğru düzenlenen askerî bir harekettir.

Tebük, Medîne ile Şam’ın ortasında, suyu ve hurmalıkları bol olan bir yerin adıdır. Seferin son noktası orası olması nedeniyle bu sefer, “Tebük seferi” veya “Tebük gazası” diye isimlenmiştir.

SEFERİN NEDENİ

Sûriyeli Hristiyanlar, Bizans İmparatoru Heraklius’a bir mektup yazar; Muhammed’in öldüğünü, Müslümanların da kıtlık ve yokluk içinde perişan olduklarını, üzerlerine asker gönderilirse, onları dinden döndürmenin, kendi dinlerine katmanın, gerekirse yok etmenin tam zamanı olduğunu bildirirler.

Bunun üzerine Bizans kralı, Müslümanlara karşı 40.000 kişilik bir orduyu yola çıkarır. Bazı Arap kabileleri de Bizanslılarla iş birliği yaparlar.

Durum, Medîne’ye; Rasûlullah’a ulaşır. Mü’minler hazırlığa davet edilirler. Kadın-erkek, zengin-fakir herkes imkânları nisbetinde katkıya koşar.

İklim şartları; sıcaklık, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve güçlü düşman bu seferin “güç ve zor bir sefer” olacağını göstermektedir. Nitekim bu sefer, sûrenin 117. âyetinde “saatu’l-usrat” [en zor saat] olarak nitelenmektedir.

Müslümanlar canlarıyla başlarıyla bu sefere katkıda bulunmaya çalışırken münâfıkların kimisi, “Muhammed, Roma devletini oyuncak mı sanıyor? Onun ashâbıyla birlikte yakalanıp esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum” diyerek Müslümanların moralini bozmaya çalışıyorlardı. Bunlardan bir kısmı da Rasûlullah’tan bu sefere katılmamak için izin istediler. Rasûlullah da onlara izin verdi. Kimi münâfıklar da ganimet umuduyla Tebük ordusuna katıldı. Bunlar, gittikleri yerlerde bozgunculuk yapmaktan geri durmadılar.

Rasûlullah, yaklaşık 10.000 kişilik bir ordu hazırladı ve Şam’a doğru yola çıktı. On sekiz yerde konaklandı, on dokuzuncu konaklama yeri Tebük oldu.

Tebük’e geldikten sonra Şam üzerine yürünüp yürünmemesi konusunda Rasûlullah askerleriyle istişare etti. Rasûlullah’a, “Eğer gitmekle emrolunduysan git” dediler. Rasûlullah, “Eğer bu konuda Allah tarafından emrolunmuş bulunsaydım, size danışmazdım” diyerek iyi bir ders verdi.

Hazırlıklı, düzenli ve her çeşit savaş riskini göze alarak Bizans’ın üzerine; Tebük’e kadar gelmeleri, güç dengesini psikolojik bakımdan Müslümanların lehine çevirdi, düşman askerlerinin kalbine korku düşürdü. Hicaz’a saldırıp yakıp yıkmak üzere yola çıktıkları Müslümanlarla savaşmayı göze alamadılar.

Artık amaca ulaşılmıştı. Daha fazla ileri gidip kan dökmeye ihtiyaç yoktu. Çünkü Şam yöresini fethetme amacıyla da yola çıkılmamıştı.

Rasûlullah ve ordusu Tebük’te yirmi gün kadar kaldıktan sonra Medîne’ye döndü. Çünkü Bizans ordusu saldırmaya cesaret edememiş ve amaca ulaşılmıştı.

Bu seferde, savaş olmamış fakat askerî ve siyasî açıdan önemli kazanımlar elde edilmiştir.

Bu sefer ile ilgili bir başka dikkat çeken nokta da, samimi mü’min olmasına rağmen ihmal nedeniyle bu sefere katılmamış olan Ka‘b b. Mâlik, Mirâre b. Rabî ve Hilâl b. Ümeyye isimli Müslümanların durumlarının bu sûrede; 102-118. âyetlerde yer almasıdır. Sûrenin “Tevbe” adı da, bu kişilerin tevbelerinin kabulünden gelmektedir.

Bu pasajda yer alan âyetlerle ilgili bazı noktalar üzerinde duracağız.


SEVR MAĞARASI KONUSU

MAĞARA- الْغَار ĞAR

إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ/ 40

ِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

Tevbe/40


40Eğer siz, Elçi’ye yardım etmezseniz, bilin ki Allah O’na kesinlikle yardım etmiştir. Hani o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kişiler, o’nu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. Hani ikisi derin çukurda; dipte malsız, mülksüz, evsiz barksız, parasız pulsuz bir durumda idiler.

Hani elçi, arkadaşına “Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir” diyordu.

Bunun üzerine Allah, onun üzerine kalbi teskin eden güven ve yatışma duygularını/ morallerini içlerine koymuş, onu sizin görmediğiniz YARDIMCILARLA güçlendirmiş ve kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişilerin sözünü en alçak yapmıştı. Allah’ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

Tevbe suresi 40. Ayette geçen “الْغَار el ĞÂR” sözcüğü “Mağara” diye çevrilmiş bir de ona “SEVR” sözcüğü eklenmiş (!) ve böylece Rasülüllah’ın Mekke’den Yesrib’e hicreti esnasında “SEVR MAĞARASINDA” saklandığı kabulü Müslümanların inancına iyiden iyiye yerleştirilmiştir.

Yerleşen bu inancın arkasından; mağarada Sünnetüllah’a aykırı birçok olağan üstü olayların, gerçekleştiği yalanı da uydurulmuştur. Bu uydurma olaylardan birkaçı şöyledir:

Mağaranın ağzında akasya ağacı, bu ağaçta bir çift güvercin yuvası ve yuvada yumurtalar, mağaranın girişinde ÖRÜMCEK AĞI, arkadaşının ayağını yılan sokması, peygamberin tükürüğü ile arkadaşını tedavi etmesi, Ebubekir’e tarikat zikri öğretmesi, müşriklerin mağaraya girmeleri durumunda arka çıkışta kaçmalarını sağlamak için hazırlanmış bir geminin hazır beklemesi, peygamberin mağara içinde ayakta namaz kılması vs. Bunların hepsi gerçeğe; nakle ve akla aykırı şeylerdir.

Mağarada yaşanan olaylar, Yahudi kültüründe Davut peygamber (l. Samuel 22, 23. bölümlerde Saul ve Davut bölümünde yer alır); Müslümanlar arasında ise Peygamberin fedaisi sahabeden Abdullah b. Üneys (İslam düşmanı Ebû Râfi‘ Sellâm b. Ebü’l-Hukayk’ı ortadan kaldıran kişi) ile ilgili olarak da anlatılır. (bk. Vâkıdî, II, 566-568, İbn Sa‘d’)

GELELİM İŞİN ASLINA

Ayette yer alan غار ĞÂR sözcüğü غور ĞAVR sözcüğünden gelir. Bu tür sözcüklere Sarf ilminde ECVEF (ortadaki harf, illetli harf)) denir. Bu sözcükler genellikle İ’lal yapılır, şekil değiştirir (Sarf ilminde “i’lâl”, telaffuzda hafiflik, kolaylık ve rahatlık, dinlemede güzellik amacıyla illet harflerinin birbirine ya da hemze’ye dönüştürülmesidir.). Yani غار ĞAR sözcüğünün aslı غور ĞAVR sözcüğüdür. Buna birçok örnek verebiliriz: Örneğin:

مال MÂL = MEVL

عار ÂR = AVR

حال HÂL = HAVL

نار NÂR = NEVR

لام LÂM = LEVM

دار DÂR = DEVR

بال BÂL = BEVL

جار CÂR = CEVR

عام ÂM = AVM

راح RÂH = RAVH

ساق SÂK = SEVG

حام HÂM = HAVM


Bu sözcüklerin hiçbirisi ism- i mekan (YER, MAHAL) anlamı (!) taşımaz.

غار ĞÂVR sözcüğünün öz anlamı:

غار ĞAVR, alçak basık yer demektir. Bu sözcük “basık yere konakladı” deyiminden gelir. Dere yatağı gibi. Bu sözcük her şeyin dibi, derinliği ve uzaklığı; kısacası “DİP” demektir.

Ve Kur’an’da da bu anlarda kullanılmıştır:

Mülk 30

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَن يَأْتِيكُم بِمَاء مَّعِينٍ

30De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer suyunuz yerin dibine çektiriliverse, size kim bir pınar suyu getirebilir?”

Kehf 41

أَوْ يُصْبِحَ مَاؤُهَا غَوْرًا فَلَن تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَبًا

Yahut, YAKIN ZAMANDA bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha onu aramaya güç yetiremezsin” dedi.

Sözcüğün غار ĞÂR/ غور ĞAVR kalıbının kesinlikle “ مغراتMAĞARA” anlamı yoktur. Mağara bu sözcüğün ism-i mekan kalıbıdır. Ve Kur’an’da Tevbe/ 57’de çoğul olarak yer alır.

لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَأً أَوْ مَغَارَاتٍ أَوْ مُدَّخَلاً لَّوَلَّوْاْ إِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ


57Eğer onlar, sığınacak bir yer veya barınacak mağaralar veyahut girilecek bir delik bulsalardı, kesinlikle başlarını dikerek o tarafa doğru yönelirlerdi.

Özetle غار Ğar sözcüğü غور ĞVR’dan dönüştürülüp isimleştirilmiş ve “Derin vadi, çukur yer, derin yer, dip” anlamında kullanılmıştır.

Bu demek ki ayette konu edilen, Allah’ın yardımına mazhar olan bu iki arkadaş mağarada değil derin bir vadide, çukur bir alandadırlar.

Rasülüllah arkadaşı ile beraber hicret ettiğine göre; Rasülüllah’ın Yesrib yolunu çok iyi bilen birisi olduğunu da akla getirmeliyiz. Çünkü Yesrib’de anne tarafından akrabaları Neccaroğulların’ın bulunması nedeniyle ta çocukluğundan beri Yesrib’e defalarca gitmiş gelmiş olmalıdır.

Annesi Amine, Yesrib dönüşü Ebvâ denilen yerde ölmüş ve oraya gömülmüştü. Hicret ettiğinde Rasülüllah tam elli üç yaşındaydı. Ve kırk yaşına kadar da ticaret ile (şehirler/ ülkeler arası) uğraşmıştı.

Bir diğer mesele de Yesribliler Rasülüllah’ı şehirlerine göçe davet etmişler; her türü güvenlik ve ihtiyaçlarını sağlayacaklarına dair ölümüne söz vermişlerdi. (Cinn suresi ve Akabe Biyatları) Hicret ederken Mekkelilerden birinin kılavuzluğuna ihtiyaçları da yoktu.

Ayette dikkat edilecek bir nokta daha var. Bu da ayetteki “لاَ تَحْزَنْ La tahzen (üzülme!)” ifadesidir. Bunu Rasülüllah arkadaşına söylemektedir. Bu ifade genellikle mağaradaki mevcut durum; düşmanların mağarayı kuşatmış olması ve olabileceklere yönelik olarak “Korkma!” diye değerlendirilir. Hâlbuki “ÜZÜLME!” diyor. Zaten Buhari bu üzülme ifadesinin mağarada değil Yesrib’e giderken yolda söylediğini net olarak aktarmaktadır (Buhari/ Fezaili sahabe 1). Bu rivayetin sonuna Ama Buhari tarafından ama daha sonra Buhari’nin kitabına başkaları tarafından “Aişe, Ebu Said, İbni Abbas: Ebubekir mağarada Peygamberin beraberinde idi demişlerdir” ifadesi eklenmiştir (incelenebilir). Ayrıca Buhari’nin Tefsir kitabında 144. bölümde böyle bir not da yoktur. Esasen Rasülüllah’ı takip eden Mekkeli müşriklerin mağaraya geldikleri de şüphelidir.

Hüzün (üzüntü) ile Korku birbirinden farklı şeylerdir.

Korku, genellikle tehdit algısı ile ilişkilidir. Gelecekte yaşanması muhtemel bir tehlike veya zarar durumunda ortaya çıkar.

Hüzün ise bir kayıp veya yokluk durumuna verilen duygusal bir tepkidir. Bu kaybedilmiş bir şeyler birini kaybetmek, bir fırsatı kaçırmak veya bir hayalin gerçekleşmemesi gibi durumlar da ortaya çıkar.

Korku bizi bir tehlikeden kaçmaya veya onunla mücadele etmeye iterken, hüzün bizi durmaya, olanı kabul etmeye ve bir yas sürecine girmeye teşvik eder.


ÜZÜLMEMELERİ GEREKEN ŞEYLER NELERDİR?

Bu ikili tüm yakınlarını, tüm edinimlerini, evlerini, barklarını, mallarını, mülklerini, paralarını- pullarını Mekke’de bırakmışlardır. Üzüntüleri olsa olsa buna yönelik olur.

Öyleyse, ayetteki غار Ğar sözcüğünün anlamını, fiziki olarak mahal; çukur, derin vadi, çukur yer olarak değil bir Mecaz anlamı olarak psikolojik olarak hal; dibe vurmuşluk anlamındadır.

Dibe vurmak” deyimi, bir kişinin veya bir şeyin *en kötü, en olumsuz, en çaresiz duruma düşmesi*, artık daha aşağısının olmadığı bir noktaya gelmesi anlamına gelir. Yani Maddi veya manevi olarak iflas etmek, tükenmek, çaresizlik içinde kalmak anlamlarında kullanılır.

Ve iki arkadaşın üzüntülerini de buraya bağlayabiliriz.

Bu ikili bir çeşit kendilerini Allah’a satan, malsız mülksüz, parasız pulsuz, evsiz barksız kalan kişilerdi (Bakara/207).

Genel kabulde Tevbe/ 40. ayette konu edilen Rasülüllah’ın arkadaşı Ebubekir’dir. Ama gerçekte Ebubekir’in dibe vurmuş bir yanı yoktur. Onun Mekke’deki malı mülkü durmakta ve güvendedir. Tarihçilere göre Ebubekir Bedir savaşı esnasında oğlu Abdurrahman ile görüşmüş ona Mekke’de bıraktığı mallarını ve paralarını sormuştur. (İbni Hişam/ 5; 103)

Kanaatimize göre ayette konu edilen kişi, Bakara/207. ayetin sebeb-i nüzûlü hakkındaki nakillerde ismi verilen SUHEYB er-RÛMÎ’dir.

Rasülüllah’a indirilen Sekine ve başkalarının görmediği yardımcılar (askerler), O GÜNE KADAR İNMİŞ VAHİYLERDİR.

سكينة
Sekiyne
Sözlükte “sakin olmak, durmak; susmak” anlamındaki sükûn kökünden türeyen sekîne “ağır başlılık, vakar, rahmet, güven, kişiyi teskin eden şey” demektir. (Lisânü’l-ʿArab)

Ayetler ışığında bunu “KALBİ TESKİN EDEN GÜVEN VE YATIŞMA DUYGUSU/ MORAL VEREN ŞEY” diye ifade edebiliriz.
Bu sözcük Kur’ân’da, Peygamber’e, müminlere ve İsrâiloğulları’na yönelik olarak altı âyette geçmektedir. Bunların beşinde Tevbe/ 26, 40; Feth/ 4, 18, 26, Allah Rasülü ve müminlerin üzerine ya da kalplerine kalbi teskin eden güven ve yatışma duygusu/ moral veren şey” indirildiği; Bakara/ 248’de ise İsrail oğullarına “taşıdıkları tabut içinde Sekine olduğu” peygamberleri tarafından açıklanır.

جنود Cünd/cünud:
Öz anlamı “yardımcı” demektir. Askere/ orduya da yardımlarından dolayı cünd/ cünud/ ecnad denir. (Lügatler) Ayette de öz anlamı olan “yardımcılar” şeklinde değerlendirmek; en makul olan davranıştır.

RASÜLÜLLAH’A GÜVENCE OLARAK O GÜNE KADAR İNMİŞ OLAN VAHİYLER:

Duhâ/ 4- 5
4,5Sonrası, senin için öncesinden elbette daha hayırlı olacak. Ve Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.

Sâd suresi Eyyüb peygamber BÖLÜMÜ:
Sâd/ 43- 45
41Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine seslenmişti: “Şeytan bana acı ve dert, tasa sıkıntı dokundurdu.”
–“42Hemen, hızlıca, yaya olarak oradan uzaklaş! İşte yıkanılacak bir yer, soğuk içecek!”–
“44Ve eline bir tutam ot mesabesinde ki sermayeni/baharatçılık için nane, fesleğen demeti al, onunla hemen, rızık aramak için sefere çık ve kararsız olma, doğrudan sapma, günah işleme.” Gerçekten Biz o’nu sabırlı biri olarak bulduk. O, ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Rabbine çokça dönendir.
43Ve Biz o’na, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet ve kavrama yeteneği olanlar için bir ibret olarak bahşettik.

Kamer/ 43- 45
43Sizin kâfirleriniz; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda sizin elinizde onların kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman mı var? 44Yoksa onlar, “Biz birbirine yardım eden/ intikam alabilen bir topluluğuz” mu diyorlar?
45Yakında o topluluk bozguna uğrayacak ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.

Sâd/ 9- 11
9-11Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyleyse, burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordu olan onlar, her yolu deneyerek yükselsinler, ellerinden gelen her şeyi denesinler!

Fîl suresi
1,2Rabbin, filli orduya nasıl etti görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Onların kötü plânlarını boşa çıkarmadı mı?
3-5Ve onların üzerlerine, onlara pişmiş taşlar ile birlikte iri taneli yağmur yağdıran öbek öbek bulutlar; boran gönderdi de onları bir yenik bitki yaprağı gibi yapıverdi.
/ Rabbin, ahmaklar, geri zekâlılar güruhuna nasıl etti görmedin mi? Onların üzerine necm necm ayetler/ bela üstüne belalar gönderdi de onları hem vicdanen rahatsız etti hem de köklerini kazıyıp yok etti.

41. ayet
Zıt anlamlı sözcükler, beraber kullanıldığında öz anlamlarından farklı bir anlamı ifade ederler. Bu özellik dünyanın tüm dillerinde vardır. Bunun Kur’an’daki örnekleri:

– Mağrib [batı] ve meşrik [doğu] sözcükleri, “batı-doğu” şeklinde söylendiğinde anlam, sadece iki yönü kapsamaz, bütün yönleri kapsar. Örnek olarak Müzzemmil suresinin 9. ayetinde “Rabbu’l-Meşrikı ve’l-Mağribi [Doğunun, Batının Rabbi]” ifadesi, sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekânları ifade etmektedir. Bu da “Allah her yerin Rabbidir” demektir. Bu iki sözcüklü birleşik ifade ile ilgili diğer örnekler şunlardır: Nur 35, Bakara 115, 142, 177, Şuara 28, Rahman 17.

– Dünya ve ahiret sözcükleri beraber söylendikleri zaman “her yer ve her zaman” anlamını ifade eder. Bu sözcükler ile ilgili Kur’an ayetleri şunlardır: Bakara 217, 220, Âl-i Imran 22, 45, 56, Nisa 134, Tövbe 69, 74, Yunus 64, Yusuf 101, Hacc 15, Nur 14, 19, 23 ve Ahzab 57.

– Yaş, kuru sözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman “her şey, her ne varsa” anlamını içerir. Örneğin En’âm suresinin 59. ayetindeki “… Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu değil, canlı veya cansız her şeyi ifade etmektedir.

– Sabah, akşam sözcükleri de Kur’an’da farklı ifadeler içinde sıkça yer almakta ve “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu sözcükler ile ilgili ayetler de şunlardır: A’râf 205, Ra’d 15, Nur 36, Mümin 46, 55, En’âm 52, Kehf 28, Meryem 11, 62, Fetih 9, Furkan 5, Ahzab 42, İnsan 25, Âl-i Imran 41.

Görüldüğü gibi, birbirinin zıt anlamlısı olan sözcükler birlikte bir kalıp hâlinde kullanıldığında, kalıbın anlamı sözcüklerin özel anlamlarından farklılaşmakta, zenginleşmektedir.

Tevbe/ 41’deki iki zıt anlamlı “hıfafen ve sikalen (hafif ve ağırlıklı)” sözcükleri de öz anlamlarından farklı ve daha zengin bir anlamı ifade etmektedir. İfadenin, “Her türlü vaziyet ve her koşulda” diye geniş bir anlamı vardır. Ki bu geniş anlamı, “gönüllü- gönülsüz, ister tüm aile bireyleri- ister aileden bir kişi, ister çok maddi destek- ister az maddi destek, ister silahlı- ister silahsız, ister sıradan bir silah- ister mükemmel bir silah, ister yaya- ister atlı, ister genç- ister yaşlı” şeklinde açabiliriz. Nitekim bu ayetler indiğinde bazı yaşlı kişiler de savaş hazırlığına katıldılar. Kendilerine “Siz yaşlısınız buna gerek yok” diyenlere “bu ayeti okuyup, bunun Allah’ın emri olduğunu, bu sayede düşmanlarımız bizim sayıca kendilerinden daha çok olduğumuzu görürler ve korkarlar” diye cevap verdiler.*

 




403 Bu âyetlerde mü’minlere sitem edilmekte, münâfıkların ve keyif düşkünü kimselerin davranışları kınanmakta ve Müslümanlara; herhangi bir özür beyân etmeden ağır ve hafif olarak her şartta Allah yolunda malları ve canlarıyla çaba harcamaları etmeleri emredilmektedir.

Bu pasajda konu edilen Tebük seferi, (–Tebük, Medîne ile Şam arasında, suyu ve hurmalıkları bol olan bir yerin adıdır–hicrî 9. yılda, Şam'da toplanan 40.000 kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medîne'den Şam'a doğru düzenlenen askerî bir harekettir. Konunun iyi anlaşılması için Tebük seferi ile ilgili ansiklopedik düzeyde bilgi sahibi olunması gerekir.




*İşte Kuran, Tevbe Suresi




Yorumlar - Yorum Yaz