• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Kur'an İncelemeleri

 
Site Menüsü

53Yusuf Suresi 102-111




Hatalı Çevrilen Ayetler


53Yusuf Suresi 102-111


Hatalı Çeviri:
102. İşte bu (Yusuf kıssası) gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin (ki bunları bilesin).

103. Sen ne kadar üstüne düşsen de insanların çoğu iman edecek değillerdir.

104. Halbuki sen bunun için (peygamberlik görevini îfa için) onlardan bir ücret istemiyorsun. Kur'an, âlemler için ancak bir öğüttür.

105. Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.

106. İnsanların çoğu, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah'a ortak koşarak, Allah'ın dışında başkalarını da otorite kabul edip şirke bulaşarak Allah'a iman ediyorlar.

107. Allah tarafından kuşatıcı bir felâket gelmesi veya farkında olmadan kıyametin ansızın kopması karşısında kendilerini emîn mi gördüler?

108. (Resûlüm!) De ki: «İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.»

109. Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. (Kâfirler) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler! Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha iyidir. Hâla aklınızı kullanmıyor musunuz?

110. Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.

111. Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur'an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.



Doğru Çeviri:
102İşte bu, sana vahyettiğimiz görmediğinin, duymadığının, bilmediğinin haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip kötü plân yaparlarken sen onların yanında değildin.

103Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman ediciler değildir.

104Ve sen buna karşılık onlardan herhangi bir ücret istemiyorsun. Kur’ân, âlemlere sadece bir öğüttür.

105Ve göklerde ve yerde nice alâmetler/göstergeler var, onlar ondan uzak duran kimseler olarak üzerlerinden gelir geçerler.

106Onların çoğu, ortak koşmadan Allah'a iman etmezler.

107Yoksa bunlar Allah'ın azabından hepsini saracak bir felaket gelmesinden veya farkında değillerken ansızın kendilerine saatin/kıyâmetin kopuş anının gelmesinden güven içinde midirler?

108De ki: “İşte bu, benim yolumdur; aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar… Ve Allah arınıktır. Ve ben ortak koşanlardan değilim.

109Ve Biz senden önce de yalnızca, kentlerin kendi halkından, kendilerine vahyettiğimiz birtakım olgun kişileri elçi olarak gönderdik. Şimdi o yerlerde şöyle bir gezip dolaşmadılar mı? Ki kendilerinden önce gelip geçenlerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar! Elbette âhiret yurdu Allah'ın koruması altına giren kişiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

110Sonunda elçiler ümit kesecek hâle gelince ve kendilerinin yalanlandıkları kanaatine varınca, kendilerine yardımımız geldi. Sonra da dilediklerimiz kurtarıldı. Ve suçlular topluluğundan Bizim azabımız geri çevrilemez.

111Andolsun ki Yûsuf, babası, kardeşleri kıssalarında kavrama yeteneği olanlar için bir ibret vardır.
Kur’ân, uydurulan bir söz değildir. Ancak sadece, içinde konu edilenlerin doğrulaması, inananlar için her şeyin ayrıntılı açıklaması, bir yol gösterme ve rahmettir.”




102İşte bu, sana vahyettiğimiz görmediğinin, duymadığının, bilmediğinin haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip kötü plân yaparlarken sen onların yanında değildin.



Yusuf kıssasının detaylı olarak veciz ve beliğ bir ifade ile anlatılmasından sonra, 102. ayette, bu anlatılanlara işaret edilerek, bunların Allah elçisine vahy ile bildirilen gayb haberleri olduğu açıklanmaktadır.

Tüm Mekke halkının bildiği ve Kur’an’da da açıklandığı gibi, peygamberimiz, İsrail öykülerine hiç ilgi duymadığı için bunları okumuş veya dinlemiş değildi. Onun bu hikâyelerden anlattığı da hiç duyulmamıştı. Mekkeli müşriklerin halk arasında Kur’an’ı peygamberimizin kendisinin uydurduğu yalanını yaymaya çalıştıkları bir sırada, bu kıssa veciz ve beliğ bir şekilde birden peygamberimizin dilinden dökülüvermişti. Oysa bu kıssayı bütün detaylarıyla ve Yahudi belgelerine uygun olarak peygamberimizin düzmesi mümkün değildi. Çünkü Arapların elinde bu kıssaya ait yazılmış bir metin yoktu.

O hâlde, sadece Yusuf kıssası değil, Kur’an’da yer alan diğer kıssalar da gayb haberlerindendi ve Allah’ın ona vahyettikleriydi:

* İşte bu, algılama imkânının olmadığı, geçmişin önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem'e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Onlar tartışırlarken de sen yanlarında değildin. [Âl-i İmran/44]

* Ve Mûsâ'ya o emri gerçekleştirdiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Hazır bulunanlardan, görenlerden de değildin. Ama Biz nice nesiller var ettik de, onların ömürleri uzadıkça uzadı. Sen onlara âyetlerimizi okuyarak, Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; Fakat Biz elçi gönderenleriz. Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tûr'un yanında da değildin. Tersine senden önce kendilerine uyarıcı/peygamber gelmeyen bir toplumu uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir fenalık geldiğinde hemen, "Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uysak ve mü’minlerden olsak" diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak... orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik. [Kasas/44-47]

* De ki: "O; Kur’an, çok büyük, önemli bir haberdir. Siz ondan yüz çeviriyorsunuz. Onlar birbirleriyle tartışırken, benim "en üstün şeylerin doldurulduğu; Kur’ân'a dair bir bilgim yok idi. Ancak ben, evet ben apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyediliyor." [Sad/67-70]



103Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman ediciler değildir.

104Ve sen buna karşılık onlardan herhangi bir ücret istemiyorsun. Kur’ân, âlemlere sadece bir öğüttür.

105Ve göklerde ve yerde nice alâmetler/göstergeler var, onlar ondan uzak duran kimseler olarak üzerlerinden gelir geçerler.

106Onların çoğu, ortak koşmadan Allah'a iman etmezler.



Peygamberimizin teselli edilip Mekkeli müşriklerin şiddetle kınandığı bu ayetlerde, hiçbir ücret istemeden, insanların iman etmeleri için yanıp tutuşan ve onlara öğüt olan bir kitapla yanaşan peygamberimiz ile, yer ve göklerdeki binlerce ayeti görmezden gelerek çiğneyip geçen ve çoğu inanmayacak olan Mekkeli müşriklerin durumları beraberce nakledilmektedir.

Bu ayetler öncelikle Mekke müşriklerine işaret ediyor olmakla beraber, taşıdığı mesaj bu tür inançsızların her çağda bulunması sebebiyle tüm insanlığa yöneliktir.

Yüce Allah’ın 106. ayetteki "Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a iman etmezler" hükmü, üzerinde durulması ve iyi değerlendirilmesi gereken bir ifadedir. Çünkü şirk koşmak, inançsız insanlar için değil, Kur’an’da birçok ayette belirtildiği gibi, Allah’ın varlığına inanan ama O’nun rabbliğini [her şeyin programlayıcısı olma niteliğini] tanımayan insanlar arasında söz konusu olan bir sapıklıktır:

61Yine ant olsun ki onlara sorsan: "Gökleri ve yeri kim oluşturdu, güneşi ve ay'ı kim kontrol altına aldı/kulların yararlanacağı yapı ve özellikte kim yarattı?" Kesinlikle, "Allah" diyeceklerdir. O hâlde nasıl çevriliyorlar? [Ankebut/61]

63Ve andolsun, eğer onlara sorsan: "Kim gökten suyu indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?" Kesinlikle, "Allah" diyeceklerdir. De ki: "Tüm övgüler, Allah'a özgüdür; başkası övülemez." Tersine onların çoğu akıllarını kullanmazlar. [Ankebut/63]

87Yine andolsun ki, onlara kendilerini kimin oluşturduğunu sorsan, kesinlikle: "Allah" derler. O hâlde nasıl çevriliyorlar! [Zühruf/87]

25Yine andolsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim oluşturdu?" diye sorsan, kesin "Allah" diyeceklerdir. De ki: "Tüm övgüler, Allah'adır; başkası övülemez!" Aslında onların çoğu bilmezler. [Lokman/25]

31,32De ki: "Sizi gökten ve yeryüzünden kim rızıklandırıyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim sahip oluyor, bunların sahibi kim? Ve ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Ve işleri kim düzenliyor?" Hemen "Allah" diyecekler. O zaman de ki: "O hâlde hâlâ Allah'ın koruması altına girmeyecek misiniz? Öyleyse işte O, sizin gerçek Rabbiniz Allah'tır. Artık, gerçekten sonra sapıklıktan başka ne olabilir! O hâlde nasıl da çevriliyorsunuz?" [Yunus/31, 32]

84De ki: "Eğer biliyorsanız, bu yeryüzü ve onun içindeki kimseler kime aittir?"
85Onlar: "Allah'a aittir" diyecekler. "Öyle ise siz düşünüp taşınmaz mısınız?" de.
86De ki: "Yedi göklerin Rabbi ve çok büyük tahtın Rabbi kimdir?"
87Onlar, "Allah'ındır/Allah'tır" diyecekler. Sen: "Öyleyse Allah'ın koruması altına girmeyecek misiniz?" de.
88De ki: "Eğer biliyorsanız; her şeyin mülkiyeti ve yönetimi Kendisinin elinde olan ve Kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat Kendisi korunmayan kimdir?"
89Onlar, "Allah'ındır/Allah'tır" diyecekler. Sen: "Öyle ise nasıl büyülenirsiniz?" de.
90Aslında Biz onlara hakkı getirdik, onlar ise kesinlikle yalancıdırlar. [Müminun/84-90]

Ayetlerde belirtildiği gibi, günümüzde de, Allah’a inanan ama çeşitli hareketleriyle şirke düşen kimseler vardır.

106. ayetle ilgili olarak yapılan bir diğer açıklama ise şudur: Onlar, kendilerini helak edici musibetten kurtarması için Yüce Allah’a dua ederler. Ama Allah onları kurtardığı vakit, Allah'ın koruyup himaye etmesini başka bir şeye nispet ederek ya "Filan kişi olmasaydı kurtulamazdık", "Köpek olmasaydı hırsız evimize girerdi" gibi sözler söylerler, ya da verilen nimete yüz çevirip yan çizerler:

12Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize kesinlikle yalvarır. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gider. Sınırı aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir. [Yunus/12]

51Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Kendisine bir kötülük dokunduğu zaman da geniş geniş dua sahibidir; yalvarır da yalvarır. [Fussılet/51]

İnsan doğasında bulunan "netameli bir durumla karşılaşınca yalnızca Allah’a sığınma, feraha kavuşunca da şirke bulaşma" eğilimi insanın genel karakterinde mevcuttur.

189O, sizi bir candan oluşturan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki hanım ağırlaştı, hemen o ikisi Rablerine dua ettiler: "Eğer bize sağlıklı bir çocuk verirsen, andolsun ki kesinlikle karşılığını ödeyenlerden olacağız."
190Ne zaman ki o ikisine sağlıklı bir çocuk verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O'nun için ortaklar edindiler. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah arınıktır, yücedir. [A’raf/189, 190]

9-11Ve eğer, sabreden ve düzeltmeye yönelik işleri yapan kişilerin –işte bunlar, bağışlanma ve büyük ödül kendileri için olanlardır– dışındaki insanlara, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür. Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, "Kötülükler benden gitti" der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir. [Hud/9-11]

Kur’an’da konumuz olan ayetin üslûbunu taşıyan ve Hud suresinin yukarıda verdiğimiz ayetlerinin tefsiri mahiyetinde olan daha birçok ayet (Tövbe/75, 76, Yunus/22, 23, Nahl/53, 54, Lokman/31, 32, Rum/33, Ankebut/65, İsra/67) vardır.

Rabbimiz bu şirk psikolojisini Duhan suresinde de örneklemiştir:

8Ondan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, yaşatır ve öldürür, sizin Rabbinizdir, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir. 9Tersine onlar, yetersiz bilgi içinde oynayıp duruyorlar.
10,11Şimdi sen, göğün, apaçık bir kıtlık getireceği günü gözetle. O kıtlık insanları sarıp sarmalar. Bu, elem verici bir azaptır.
12Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Şüphesiz biz artık kesinlikle inananlarız.
13,14Nerede onlarda öğüt almak? Hâlbuki kendilerine açıklayıcı bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve "Öğretilmiş bir deli/gizli güçlerce desteklenen biri!" dediler.
15Şüphesiz Biz azabı birazcık kaldırırız, siz kesinlikle dönenlersiniz.
16En büyük bir yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz Biz, suçluyu yakalayıp ceza vererek adaleti sağlayanlarız. [Duhan/8-16]



107Yoksa bunlar Allah'ın azabından hepsini saracak bir felaket gelmesinden veya farkında değillerken ansızın kendilerine saatin/kıyâmetin kopuş anının gelmesinden güven içinde midirler?


Bu ayette, müşrikler, duyarsızlıklarından dolayı, yani bunca ayetten ibret almadıkları, akıllarını başlarına toplamadıkları, vahye kulak vermedikleri, öğütleri dinlemedikleri için kınanmaktadırlar. Bir soru cümlesi olmasına rağmen ayetin tek cevabı vardır: İnsanlar, elbette ki, hepsini saracak bir felaketin veya ecellerinin gelmesinden güvende değildirler. Öyleyse, insanlara yaraşan, bu gerçeğin bilincinde olarak yaşamak ve böyle bir bilinçle hareket etmektir.

Rabbimiz bu uyarıyı birçok ayette tekrarlamıştır:

97-99Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti anlamsız işlerle uğraşırlarken onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah'ın ince plânından güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah'ın ince plânından kendini güvende görmez. [A’raf/97-99]

45-47Peki sinsice kötülükleri plânlayanlar, Allah'ın kendilerini yere batırmayacağından yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden yahut onlar dolaşıp dururlarken Allah'ın, kendilerini yakalayıvermesinden, –üstelik onlar, âciz bırakanlar da değillerdir– yahut da kendilerini azar azar/korku içinde yakalamasından emin mi oldular? İşte, şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir. [Nahl/45-47]



108De ki: “İşte bu, benim yolumdur; aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar… Ve Allah arınıktır. Ve ben ortak koşanlardan değilim.”


103. ayetten beri yapılan açıklamalardan sonra, Rabbimiz, inkârcılar ne yaparlarsa yapsınlar, bu işi bilen ve inanan bir tebliğci olarak peygamberimizden Mekkeli müşriklere [dolayısıyla da tüm insanlara] nezaketle davetini sürdürmesini istemektedir: "İşte bu, benim yolumdur; basiret üzere [aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak] Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar... Ve Allah münezzehtir. Ve ben müşriklerden değilim."



109Ve Biz senden önce de yalnızca, kentlerin kendi halkından, kendilerine vahyettiğimiz birtakım olgun kişileri elçi olarak gönderdik. Şimdi o yerlerde şöyle bir gezip dolaşmadılar mı? Ki kendilerinden önce gelip geçenlerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar! Elbette âhiret yurdu Allah'ın koruması altına giren kişiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?



Bu ayetlerde, elçi gönderme konusunda kendilerince ilahî bir yasa olduğu ve bu yasaya göre elçilik görevinin bir beşere verilmeyeceği iddiasıyla peygamberimize karşı çıkan müşriklere cevap verilmektedir. Bu cevapta, daha evvelki toplumlara da kendi aralarından elçiler gönderilip uyarıda bulunulduğu, yapılan davete kiminin uyup kiminin uymadığı o eski toplumlardan hiçbirinin kalmadığı, dolayısıyla Mekkeli müşriklerin de bir gün hesap vermek üzere Allah’a dönecekleri bildirilmektedir.

Bizim "bir takım kişiler" olarak çevirdiğimiz " رجالrical" sözcüğünü bazıları "erkekler" olarak anlamış ve buradan hareket ederek peygamberlerin sadece erkekler arasından seçildiğini, kadınların peygamber olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Bazıları da Hud suresinde İbrahim peygamberin karısı ile konuşan elçileri "melek" olarak kabul etmiş ve meleklerle konuştuğu için de İbrahim peygamberin karısını peygamber saymışlardır. Gerek Kasas/7’de Allah’ın vahyettiğini bildirdiği Musa peygamberin annesi, gerekse Âl-i Imran/42, 43’de anlatılan olaydan dolayı İsa (as)’ın annesi Meryem, aynı gerekçeyle peygamber sayılmıştır.

Buna karşı çıkarak üç kadının da peygamber olmadığını ileri sürenler ise peygamberimize isnat edilmiş olan "kadınlardan peygamber yoktur, sıddıkalar vardır" rivayetini iddialarının doğruluğuna delil göstermişlerdir.

Bize göre bu konudaki karışıklığın giderilmesi için ayette geçen "rical" sözcüğünün tahlili gerekmektedir.

الرّجلRACÜL

"Racül" sözcüğü genelde "erkek [kadının karşıtı]" anlamında kullanıldığı için bazı ayetlerde yanlış anlamalara sebep olmaktadır. Dolayısıyla sözcük hem Arap dilindeki hem de Kur’an’daki kullanımı dikkate alınarak tahlil edilmelidir.

Arapçada " الرّجلracül", "insan nev’inden erkek" demek olup "kadın"ın karşıtıdır. "Çocukluk dönemini geçince, ihtilam olmaya başlayınca, delikanlı olunca racül olur" da denilmiştir. [Lisanü’l-Arab; c: 4, s: 84, Tacü’l-Arus; c: 14, s: 263]

Dil kitaplarındaki tahlillere bakıldığında, sözcüğün "ayak" anlamına gelen "ricıl" sözcüğü gibi "rcl" kökünden türediği, bu kökten türeyen sözcüklerin de esas anlamları itibariyle "ayak" anlamı ekseninde oluştukları görülür. Mesela "rical" sözcüğü "ayakları ile yürüyen" anlamından gelişmiştir. "Racül" sözcüğünün çoğulu olan " رجالrical" sözcüğü ile, "رجِلr ricıl" sözcüğünün türevlerinden olan ve "yaya yürümek, piyade" anlamında kullanılan " رجالrical" sözcükleri aynı olup sözcüğün hangi anlama geldiği ancak cümle içindeki kullanımından ayırt edilmektedir. Mesela Bakara/239 ve Hacc/27’de bu sözcük "yaya" anlamında kullanılmıştır.

Bu geniş anlamdaki kullanımıyla sözcük, erkek-kadın ayırımı içermeksizin insan türüne verilmiş bir sıfat konumundadır. Daha sonraları anlam daralması olmuş ve sözcük daha çok insanın "erkek" cinsi için kullanılır olmuştur.

Allame İbnü’l-Menzur’un tespitlerine göre, Ebu Zeyyad el-Kilabi " فتهايج الرّجلان fetehâyece’r-racülâni [iki racül birbirini kandırdı]" derken, "iki racül" ile kendini ve eşini kastediyordu. [Lisanü’l Arab; c: 4, s: 83]

Bu tespit aslında "racül" sözcüğünün erkek ve kadın için kullanıldığını göstermektedir.

Zebidi de Tacü’l-Arus’ta, Muhkem’de "racl" sözcüğünün "olgunluk ve sertlik" ifade eden bir sıfat olduğundan, " رجل ابوه رجلracülün ebûhü racülün [erkek oğlu erkek]" deyimlerinden bahsedildiğini nakleder. [Tacü’l-Arus; c:14, s: 263]

Buradan da, insana "racül" denmesinin onun olgunluğundan, çetinliğinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu yönüyle de "racül" sözcüğü, kadın erkek ayırımı içermeksizin "olgun insan" anlamındadır.

Benzer şekilde Türkçede de "erkek" sözcüğü, olgunluğun, çetinliğin, yiğitliğin, mertliğin ifadesi olarak, kadın-erkek ayırımı içermeksizin, her iki cins için de "sözünde duran, güç durumlarda arkadaşlarından ayrılmayan, olgun" anlamında kullanılır. Mesela "Erkeklik sende kalsın!" ifadesindeki "erkeklik" sözcüğünün cinsiyetle alakası olmadığı gibi, "Erkek kızmış vesselam!" ifadesi de oldukça yaygın bir kullanımdır.

KUR’AN’DA "RACÜL"

Kur’an’da " ر ج لrcl" kökünden türemiş sözcük sayısı 73 olup bunların 18 tanesi tekil, tesniye ve çoğul olmak üzere "ayak" anlamındaki "ricıl" kalıbındandır [Bakara/239, Hacc/27, Sad/42, Nur/24, 31, 45, A’raf/124, 195, Maide/6, 33, 66, En’am/65, Ta Ha/71, Şuara/49, Ankebut/55, Ya Sin/65, Mümtehıne/12, İsra/64].

"Erkek" anlamındaki "racül" sözcükleri Kur’an’da nekre [belirtisiz] ve marife [belirli] olmak üzere iki şekilde kullanılmıştır.

Marife olarak kullanılanları ve bu sözcüğün karşıt cinsi ile birlikte kullanılanları, açıkça kadın cinsinin karşıtı olan "erkek" anlamındadır [Bakara/282, Nisa/1, 12, 32, 34, 85, 98, 176, A’raf/81, Fetih/25].

Nekre olanların tümü ise mutlak anlamda "olgun insan, adam" anlamında kullanılmıştır [A’raf/46, 48, 63, 69, 155, Yunus/2, Hud/78, Müminun/25, 38, Kasas/20, Ahzab/4, 23, 40, Sebe/7, 43, Ya Sin/20, Zümer/29, Mümin/28, Zühruf/31, En’am/9, İsra/47, Kehf/28, 32, Furkan/8, Maide/23, Nahl/43, 76, Yusuf/109, Nur/37, Cinn/6, Sad/62, Tövbe/108].

Bunlardan bir kaçının meali aşağıdadır:

46Aralarında da bir perde vardır.
Ve Kur’ân bölümleri üzerinde bilgisi olan kimseler, onların hepsini alâmetlerinden tanırlar. Ve Kur’ân bilgisine sahip kimseler, cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbına seslenirler: "Selâm olsun size!" [A’râf/46]

48,49Kur’ân bölümleri bilgisine sahip kimseler, alâmetlerinden tanıdıkları kimselere seslenip, "Topluluğunuz ve büyüklendiğiniz şeyler size yarar sağlamadı, Allah'ın, rahmetine –ki bu rahmet, Allah'ın "Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de" diye verdiği sözdür– erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz, şunlar mı?" derler. [A’raf/48, 49]

36-38Allah'ın, yükseltilmesine, içerisinde, Kendi isminin anılmasına izin verdiği evlerde, devamlı olarak Kendisini arındıran öyle er kişiler vardır ki, ticaret ve alış-veriş onları, Allah'ı anmaktan, salâtı ikame etmekten [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmaktan, ayakta tutmaktan] ve zekâtı/vergilerini vermekten alıkoymaz. Onlar, Allah, kendilerine işledikleri amellerin en güzeli ile karşılık versin ve kendilerine armağanlarından artırsın diye kalplerin ve gözlerin ters döndüğü bir günden korkarlar. Ve Allah, dilediği kişileri hesapsız rızıklandırır. [Nur/37]

4Allah, bir er kişinin göğüs boşluğu içinde iki kalp yapmadı; insan hem mü’min hem kâfir olmaz, mutlaka bundan biridir. Ve Zıhar’da bulunduğunuz; kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptığınız eşlerinizi de sizin anneleriniz olarak kabul etmedi. Evlâtlıklarınızı da sizin öz çocuklarınız saymadı. Bu, sizin ağzınızla söylemenizdir. Allah ise hakkı söyler. Ve Yol'a kılavuzlar. [Ahzab/4]

23,24Mü’minlerden öyle kimseler vardır ki, Allah'a, imanları gereği yapmaları gereken şeylere sadakat gösterdiler. İşte onlardan kimisi adağını gerçekleştiren/canını veren kimsedir, kimi de bekleyen kimsedir. –Onlar, Allah'ın doğru kimseleri doğrulukları sebebiyle ödüllendireceği, dilerse münâfıklara da azap edeceği veya tevbe nasip edeceği için, özgürce davranıp davranışlarında değişiklik yapmadılar.– Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. [Ahzab/23]

Bu örneklerdeki "racül, rical" sözcüklerinin "erkek, erkekler" olarak çevrilmesi sorun oluşturacağından, kesinlikle uygun değildir. Bize göre bu sözcükler "olgun kişi, kişiler, kimse, kimseler, adam, adamlar" olarak çevrilmelidir.

Konumuz olan ayete dönülecek olursa, bize göre bu ifade ile kendilerine vahyedilen elçilerin mutlaka erkek oldukları değil, yeryüzünde yaşayanlardan oldukları açıklanmakta ve müşriklerin "beşerden elçi olmaz, elçi melek olmalı" şeklindeki düşünceleri reddedilmektedir. Nitekim bu husus başka ayetlerde çok açık ifadelerle belirtilmiştir:

20Biz, senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için saflaştırmak için sıkıntı malzemesi yaptık. –Sabrediyor musunuz!– Ve senin Rabbin çok iyi görendir. [Furkan/20]

8Ve Biz o elçileri yemek yemez birer ceset yapmadık. Onlar sürekli kalıcılar/ölümsüz de değillerdi.
9Sonra Biz onlara, verdiğimiz o sözü yerine getirdik. Böylece onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de değişime/yıkıma uğrattık. [Enbiya/8, 9]

"Kadın elçi olmaz" hükmü verenlerin, bu iddialarına, Rabbimizin Kur’an’da bizi haberdar ettiği elçiler arasında kadın elçi bulunmamasını gerekçe göstermeleri bize göre yeterli değildir. Çünkü Rabbimiz, gönderdiği elçilerin sayısını ve tümünün kimliğini bize bildirmemiştir:

163-165Şüphesiz Biz, Nûh'a ve O'ndan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a, torunlarına, Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleymân'a, daha önce kendilerini sana anlattığımız elçilere, kendilerini sana anlatmadığımız elçilere, elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir delilleri olmasın diye, müjdeciler ve uyarıcılar olarak vahyetmiştik. Dâvûd'a da Zebur'u verdik. Ve Allah, Mûsâ'ya söz söyledikçe söyledi/onu yaraladıkça yaraladı, çok sıkıntı çektirdi. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır. [Nisa/163-165]

78Ve ant olsun ki Biz senin önünden nice elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, onlardan kimini de anlatmadık. Hiçbir elçi, Allah'ın izni/bilgisi olmaksızın bir alâmet/gösterge getiremez. Artık Allah'ın emri gelince de hak ile gerçekleştirilir. Bâtılcılar, işte burada kayba, zarara uğrayıp acı çektiler. [Mümin/78]

Bu durumda, Rabbimizin bize bildirmediği elçiler arasında kadın elçilerin olması da mümkündür.

Ayetteki "Ve Biz senden önce de yalnızca, kentlerin ehlinden [kendi halkından], kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişileri elçi olarak gönderdik" ifadesinden, Rabbimizin yerleşik düzende yaşamayanlardan elçi göndermediği anlaşılmaktadır. Bu, bedevilerin kentlilere göre bilgi, eğitim, anlayış yönünden daha düşük seviyede olmalarından kaynaklanıyor olsa gerektir. Çünkü bu nitelikteki kişilerin diğer insanlarla ilişki kurmakta, anlaşmakta zorlanacakları ortadadır. (Elçilerin, kendilerine indirileni insanlara açık seçik tebliğde bulunabilecek nitelikte olduklarına Nahl/43, 44’te işaret edilmiştir.)

Rabbimiz, elçi gönderme sünnetini açıkça beyan ettikten sonra, ayette ayrıca daha evvel peygamber gönderdiği toplumların yaşadıkları yerlerin gezilip araştırılmasını, oralardan ibret alınmasını istemiştir. Bu husus birçok ayette konu edilmiştir:

46Peki onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, akıl edecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur. [Hacc/46]

36Ve ant olsun ki Biz her ümmete, "Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının" diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına doğru yolu gösterdi, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? [Nahl/36]

82Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine yarar sağlamadı. [Mümin/82]

9Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de onlara nice açık delilleri getirmişlerdi. O hâlde Allah onlara haksızlık edecek değildi, fakat onlar şirk koşarak kendilerine haksızlık etmekteydiler. [Rum/9]

Ayrıca Âl-i Imran/137, Neml/69, En’am/11, Muhammed/10, Rum/42, Fatır/44, Mümin/21’e de bakılabilir.



110Sonunda elçiler ümit kesecek hâle gelince ve kendilerinin yalanlandıkları kanaatine varınca, kendilerine yardımımız geldi. Sonra da dilediklerimiz kurtarıldı. Ve suçlular topluluğundan Bizim azabımız geri çevrilemez.


Bu ayette, daha önceki peygamberlerin var güçleriyle çaba harcadıkları halde yalanlandıkları kanaatine vardıkları; Allah’ın yardımının da tam o toplumlardan ümit kestikleri bir anda geldiği belirtilerek Rabbimizin çağrıya uymayanlardan dilediklerini helak ettiği, dilediklerini de kurtardığı Kur’ân’da (Bakara/214, Saffat/171-173, Mücadile/21, Muhammed/7, Fetih/4), Âl-i Imran/139, Mümin/51, 52) bildirilmektedir.

Bu ayette geçen "الظّنّ zann" sözcüğü "اليقين yakin [kesin bilgi]" anlamındadır. Bu anlama göre ayet şu şekilde takdir edilebilir: "O peygamberler, ümmetlerinin kendilerini yalanladıklarını, artık bundan sonra onlardan imanın sadır olamayacağını iyice anladılar. İşte o zaman onlara beddua ettiler."



111Andolsun ki Yûsuf, babası, kardeşleri kıssalarında kavrama yeteneği olanlar için bir ibret vardır.
Kur’ân, uydurulan bir söz değildir. Ancak sadece, içinde konu edilenlerin doğrulaması, inananlar için her şeyin ayrıntılı açıklaması, bir yol gösterme ve rahmettir.”


Kur’an’daki kıssaların tarih bilgisi vermek için değil de öğüt vermek amacıyla anlatıldığı bu ayette de vurgulanmıştır. Birer öğüt olmaları hasebiyle Kur’an’daki kıssaların insanlara ne gibi yararlar sağlayacağı, A’râf/58’in tahlilinde açıklanmıştı. Bu açıklamaların tekrar okunmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz.

111. ayet ile ilgili olarak Mukatil şu olayı nakletmiştir:

Aralarında Ka’b b. Eşref, Ahtab’ın oğulları Huvey ve Cudey, Numan b. Evfa, Amr, Bahira, Gaza, Samuel ve Malik b. Dayf’ın da bulunduğu bazı Yahudiler, Nebi’nin Yusuf’u zikrettiğini duydular. Fakat İbnü’l Hadrami’nin kölesi Cebr, Yesar, Ebu Fukayhe ve Abbas dışında kimse Nebi’ye iman etmedi. Oysa Yusuf’un ve durumunun zikredildiği buyrukları işitmeleri, soranlar için ayetler/işaretler ihtiva ediyordu. Çünkü Yahudiler Nebi’ye Yusuf’un durumuna dair sual sormuşlardı. Bu işittikleri de Yusuf’un durumunu soranlar için bir alametti. Yusuf, kendi döneminde diğer insanlara güzelliğiyle üstün kılınmıştı. Öyle ki, dönemindeki insanlara güzellik hususundaki üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibiydi. [Mukatil]

Surenin ve ayetin son cümlesi olan "Bu, uydurulan bir söz değildir. Ancak kendinden evvelkilerin tasdiki, inananlar için her şeyin detaylandırılması, bir yol gösterme ve rahmettir" ifadesi, Kur’an’a yöneliktir. Bu ifadede Kur’an’ın şu özellikleri ön plana çıkarılmıştır:

- Kur’an, uydurulmuş değildir.

- Kur’an, kendinden öncekileri tasdik eder.

- Kur’an, her şeyi açıklamaktadır.

- Kur’an, iman edenler için bir rehberdir.

- Kur’an, inananlar için bir rahmettir.

Kur’an’ın bu özelliklerini vurgulayan yüzlerce ayet vardır. Gerek sayılarının çokluğu, gerekse başka konularda da örnek verilmiş olmaları nedeniyle nakillerine gerek görmüyoruz.*



*İşte Kuran, Yusuf Suresi




Yorumlar - Yorum Yaz
Site Haritası
Takvim