• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Kur'an İncelemeleri

 
Site Menüsü

39Araf Suresi 179-186



Hatalı Çevrilen Ayetler


39Araf Suresi 179-186


Hatalı Çeviri:
179. Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.
180. En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.
181. Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.
182. Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke götüreceğiz.
183. Onlara mühlet veririm; (ama) benim cezam çetindir.
184. Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında (Muhammed'de) delilik yoktur? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.
185. Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar?
186. Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır.


Doğru Çeviri:
179Ve andolsun ki tanıdıklarınızdan-tanımadıklarınızdan birçoğunu; Kalpleri/ beyinleri/ akılları olup da onlarla iyiden iyiye düşünüp anlamayanları, gözleri olup da onlarla görmeyenleri, kulakları olup da onlarla işitmeyenleri cehennem için türetip ürettik. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar duyarsızların ta kendileridir.
180Ve en güzel isimler sadece Allah'ındır. Öyleyse O'nu onlarla çağırın. O'nun isimlerinde eğriliğe sapanları da terk edin. Onlar yapmakta olduklarının karşılığını yakında görecekler.
181Yine Bizim oluşturduklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır.
182Ve âyetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri yönden derece derece, yavaş yavaş değişime/ yıkıma yaklaştıracağız.
183Ben onlara süre de tanırım. Kesinlikle Benim plânım pek çetindir.
184Ve onlar arkadaşlarında hiçbir deliliğin/ cinlenmişliğin bulunmadığını düşünmediler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.
185Ve onlar göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimine, Allah'ın oluşturmuş olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar?
186Allah, kimi saptırırsa, artık ona yol gösterecek bir kimse de yoktur. Ve O, bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir durumda bırakır.


179Ve andolsun ki tanıdıklarınızdan-tanımadıklarınızdan birçoğunu; Kalpleri/ beyinleri/ akılları olup da onlarla iyiden iyiye düşünüp anlamayanları, gözleri olup da onlarla görmeyenleri, kulakları olup da onlarla işitmeyenleri cehennem için türetip ürettik. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar duyarsızların ta kendileridir.

İlk bakışta 178. ve 179. ayetlerden insanın doğru yola veya sapıklığa yönelmesinin Allah’ın zorlaması ile olduğu yolunda bir yanlış anlam çıkarılabilirse de, ayetlerin bulunduğu pasajdaki söz akışı dikkate alınarak değerlendirildiğinde Allah’ın kimseyi zorlamadığı görülmektedir. Çünkü cennete girebilecek yeteneklerle donatılmış insan, Allah’ın kılavuzluk ederek gösterdiği yola girmeye kendisi direnmekte, yaptıklarıyla cehennemi hak etmekte ve bunu da kendi aleyhine tanıklık ederek itiraf etmektedir. Dolayısıyla, Allah kimseyi zorlamamakta, tam tersine, serbest bıraktığı insanın kibre kapılarak gösterdiği yola gelmemesini kınamaktadır.

Allah’ın insanları iyiye veya kötüye zorlamadığı konusu, daha önce Tekvir suresinin tahlilinde "Meşiet"; Tin suresinin tahlilinde ise "Allah’ın Kalpleri Mühürlemesi" başlıkları altında incelenmiştir.

Kendilerine verilmiş olan akıl nimetini kullanmayanlar, ayette dört ayaklı hayvanlardan daha sapık olarak nitelenmiştir. Hayvanların sadece içgüdüleriyle ve doğal ihtiyaçlarının yönlendirmesiyle hareket etmelerine fakat kendi yarar ve zararlarını bilmelerine karşılık, zihinsel ve fiziksel onca donanıma sahip insanın kendi yarar ve zararını ayırt edememesi ve kendi zararına yol açacak davranışlarda bulunması, onun o dört ayaklı hayvanlardan daha aşağı nitelikte olduğunu göstermektedir.

Allah’ın verdiği aklı ve diğer yetenekleri gerektiği gibi kullanmayan duyarsızlar, başka ayetlerde de kınanmıştır:

43Kötü duygularını, tutkularını kendine tanrı edinen kişiyi gördün mü/hiç düşündün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?
44Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten vahye kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar/şaşkındırlar/aşağıdırlar. (Furkan/43, 44)

26Ve andolsun ki Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık; size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular vermiştik. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir yarar sağlamadı/kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. [Ahkaf/26]

17Onların durumu, bir ateş yakmak isteyen kimsenin durumu gibidir. Ateş, ateş yakan kimsenin kenarını aydınlatınca, Allah, onların nûrlarını giderdi ve onları karanlıklar içinde görmez olarak bıraktı. -18Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler! Artık onlar dönmezler.- [Bakara/18]

171Ve kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişilerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyen şeylere çoban haykırışı/karga haykırışı yapan kimsenin hâli gibidir; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar akıl da etmezler. [Bakara/171]

46Peki onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, akıl edecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur. [Hacc/46]

36,37Ve her kim Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] öğüdünden, anılmasından körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun için akrandır/yandaştır; ve şüphesiz ki yandaşlar/akranlar, körleşenleri Yol'dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin kılavuzlandıkları doğru yolda olduklarını sanırlar. [Zühruf/36, 37]


180Ve en güzel isimler sadece Allah'ındır. Öyleyse O'nu onlarla çağırın. O'nun isimlerinde eğriliğe sapanları da terk edin. Onlar yapmakta olduklarının karşılığını yakında görecekler.


Bu ayet, tevhit ilkesinden sapanların dikkatlerinin çekilerek uyarıldığı başlı başına bir necm, bağımsız kısa bir pasajdır.

Klâsik kaynaklarda yer aldığına göre bu ayet özel bir nedenle inmiştir:

Namaz esnasında "Ya Rahman, Ya Rahîm" diyen bir kişiyi gören Mekkeli müşrik [Ebu Cehil], "Muhammed ve arkadaşları bir tek Allah’a ibadet etmiyorlar mıydı? Bu adama ne oluyor ki, iki rabbe dua ediyor" demişlerdi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu." [Mukatil]

" الاسماء الحسنىEsma-i Hüsnâ" hakkında, bazısı Allah’ın 99 ismi olduğunu, bazısı 200’den fazla ismi olduğunu iddia eden pek çok rivayet bulunmaktadır. Biz böyle sınırlamaların çok yanlış olduğunu ve Allah için her dilden güzel isimler oluşturulabileceğini düşünüyoruz. Nitekim bu güne kadar Allah’a atfen Çalap, Tanrı, Huda, Yezdan gibi değişik dillerde birçok isim söylenmiştir.

EN GÜZEL İSİM VE SIFATLAR ALLAH’INDIR

"En güzel isimler" ifadesi, bu ayetten başka İsra/110, Ta Ha/8 ve Haşr/24’de olmak üzere Kur’an’da üç yerde daha geçmektedir.

Herhangi bir dilde varlıkları belirtmek üzere bazı anlamsız sözcükler de isim olarak kullanılsa bile, genellikle isimler birer anlamı olan sözcüklerdir. İsimlerin "güzel isim" veya "çok güzel isim" olması, anlamlarının "güzel" veya "çok güzel" olmasına bağlıdır. Dillerin gereği olarak Rabbimizin de kendisini belirttiği, kimliğini niteleyen isimleri ve sıfatları vardır. Ancak bu isimler sıradan sözcükler değil, Rabbimize yakışan "çok güzel", "en güzel" anlamlı sözcüklerdir.

Kur’an’da Rabbimiz kendini birçok farklı isim ve sıfatla anmıştır. İncelendiğinde bunların bir kısmının zatına ait, diğer bir kısmının da yarattıkları ile ilişkilerini niteleyen isim ve sıfatlar olduğu görülür.

"En güzel isimler" ifadesinin yer aldığı cümleler, yapı itibariyle "Kasr" ifade etmektedirler. Yani bu ifade cümleye "en güzel isimler sadece Allah içindir" şeklinde bir vurgu kazandırmaktadır. Bu vurgu, kullara ait olan isimlerin "en güzel" derecesine ulaşmadığını ve ulaşamayacağını ifade eder. Dolayısıyla yaratılmışlar için "en güzel isimler" değil, ancak "güzel isimler" söz konusu olabilir. Meselâ, insanlar "bilen" olabilirler ama "en iyi bilen" sadece Allah’tır. Bu sebeple Allah’a ait tüm isim ve sıfatlar mübalâğa kalıplarıyla; "en iyi bilen", "her şeyi en iyi bilen" örneklerinde olduğu gibi ifade edilmiştir.

Allah’ın isim ve sıfatları ile ilgili olarak geçmişte ve günümüzde birçok çalışma yapılmıştır. Bu konu geçmiş dönemlerde birçok inanç ekolünün de ortaya çıkma nedenidir. Söz konusu ekollerin Akaid [Kelam] ile ilgili klasik eserlerden tetkik edilmesi mümkündür.

ALLAH’IN ÇOKÇA ANILAN ESMA-İ HÜSNÂ’SI [EN GÜZEL İSİMLERİ]

Adl:Çok adaletli, mutlak adil.

Afüvv:Affeden, bağışlayan.

Ahir:Varlığının sonu olmayan.

Alim:Her şeyi çok iyi bilen, hakkıyla bilen.

Aliyy:Çok yüce, yüceltici.

Allah:O'nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir.

Azim:Çok ulu, sonsuz büyük.

Aziz: Üstün, kuvvetli, güçlü, şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan, galip olan.

Bâ'is: Öldükten sonra dirilten.

Baki:Varlığının sonu olmayan.

Bâri:Yaratan, kusursuzca var eden.

Basîr:Her şeyi gören, çok iyi gören.

Bâsit:Ruhları bedenlere yerleştiren, genişleten, açan ve bolluk veren.

Bâtın: Gizli, her şeyde gizli, O’ndan gizli bir şey olmayan.

Bedi:Örneksiz yaratan.

Berr:Kullarına şefkatli olan, iyilik yapan.

Cebbar:Dilediğini zorla yaptıran, ulaşılmaz, azametli, ihtiyaçları gideren, işleri düzelten, derman veren.

Celil:Ululuk, azamet ve büyüklük sahibi, emir ve yasak koyma hakkına sahip.

Darr: Dilediğine belâ verici, zarar verici, O’nun takdiri olmadan kimseye zarar verilemeyen.

Evvel:Varlığının başı olmayan.

Fettâh:Hayır kapılarını açan, hüküm veren.

Gaffar:Günahları tekrar tekrar, çokça bağışlayan.

Gani:Çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan.

Ğafur:Kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır.

Habir:Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar.

Hadi:İstediğini hidayete erdiren.

Hâfid: Aşağıya indiren, alçaltan, değerini azaltan.

Hafiz:Gözetici, koruyucu.

Hakem:Hükmedici, bilgisi ve adaletiyle nihai hükmü veren.

Hakim:Hikmet ve hüküm sahibi, yerli yerine koyan.

Hakk:Hak ve hakikatin kendisi, gerçeklerin gerçeği.

Hâlik: Yaratıcı.

Halim:Yumuşak davranan.

Hamid:Hamd edilen, övülen, övgüye lâyık bulunan, öven.

Hasib:Hesap görücü, her şeyi saymışçasına bilen, hesaba çeken.

Hayy:Her zaman diri.

Kabid: Ruhları kabzeden, sıkan, daraltan, rızkı belli ölçülerde veren.

Kâdir:İstediğini istediği gibi yapamaya gücü yeten.

Kahhâr:İsyankarları kahreden, hiçbir şekilde mağlûp edilemeyen, üstün gelinemeyen.

Kavi:Her şeye gücü yeten, kudretli olan.

Kayyûm: Her şeyi ayakta tutan, koruyan, diri ve bütün kâinatın idaresini bizzat yürüten, hiçbir şeyin gizli kalmadığı.

Kebir:Mutlak büyük.

Kerim:Çok cömert, istemeden veren, vesilesiz ihsan eden.

Kuddûs: Her türlü kötülük ve eksiklikten uzak, temiz, kutsal, yüce ve saygın olan.

Lâtif: Lütfedici, gizliyi bilen.

Mâcid:Şanı yüce, ulu ve cömert.

Malikü’l-Mülk: Mülkün ebedî sahibi.

Mâni:Dilediğini engelleyen.

Mecid:Şanı büyük ve yüksek, ikramı çok, yüce.

Melik:Her şeyin hâkimi, bütün kâinatın hükümdarı.

Metin:Çok sağlam, kuvvetli.

Muaahhir: İstediğini sona erteleyici, yüksek mertebelerden indirilen.

Muğni:Dilediğini zengin eden.

Muhsi: Her şeyin sayısını bilen.

Muhyi:Hayat veren, dirilten.

Muid: Öldükten sonra tekrar dirilten.

Muiz:İzzet veren, yükselten.

Mukaddim:İstediğini öne alıcı, dilediğinin mertebesini yükselten.

Mukît: Bütün canlıların gıdasını veren.

Muksit:Adalet gösterici, adaletin gerçek sahibi, hükmünde adil.

Muktedir:Kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden, mutlak güç sahibi.

Musavvir:Tasvir eden, her şeye şekil ve suret veren.

Mübdiü:Maddesiz ve örneksiz yaratıcı, yoktan yaratıp var eden.

Mücîb:Duaları kabul eden.

Müheymin: Gözetici ve koruyucu olan, doğrulayıcı ve güvenilir.

Mü'min: Güven veren

Mümit:Öldüren, ölümü yaratan.

Müntekim:İntikam alan (ceza vererek adaleti sağlayan).

Müte'ali: Pek yüce, yüceler yücesi, aklın alabileceği her şeyden pek yüce.

Mütekebbir:Büyüklük ve ululukta tek olan, her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.

Müzill:Alçaltan, zillet veren, hor ve hakir eden.

Nafi: İstediğine fayda sağlayan, O’nun takdiri olmadan kimseye yarar verilemeyen.

Nur: Âlemleri nurlandıran, aydınlatan.

Râfi: Dereceleri yükseltici, rızkı yükseltici.

Rahîm: Acıyıcı.

Rahman: Yarattığı bütün canlılara nimet veren.

Rakîb: Bakıp gözeten ve kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen.

Rauf: Çok şefkat ve merhamet gösteren, çok esirgeyen, kolaylık sağlayan.

Reşid: Doğru yolu gösteren.

Rezzak: Rızk ihsan edici, tekrar tekrar, bol bol rızk veren.

Sabur: Çok sabırlı, sabreden, cezayı erteleyen.

Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey kendisine muhtaç olan.

Selâm: Bütün ayıplardan arınmış. Selâm sahibi‚ yani her çeşit ayıptan selâmette‚ her türlü afetten beri.

Semi: İşitici.

Şehid: Her şeye şahit olan, O’ndan saklı olmayan.

Şekûr: Kullukları kabul edici, az amele çok sevap veren, şükrü kabul edip çok ihsan eden, şükredilen.

Tevvab: Tövbeleri çokça kabul eden, çok tövbe fırsatı veren.

Vâcid: İstediğini istediği an bulan, hiç bir şeye ihtiyacı olmayan.

Vahid: Tek ve eşsiz. Zatında, isimlerinde, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri, dengi bulunmayan.

Vali: Yardım eden, destek veren, veliyy, dost, işleri düzenleyen, yöneten ve idare eden.

Vâris: Bütün servetlerin gerçek sahibi.

Vâsi: İlmi ve rahmeti geniş ve sınırsız, geniş olan.

Vedûd: Seven, bütün mahlûkatın hayrını isteyen, onlara ihsan eden.

Vehhab: Karşılıksız veren, sonu gelmeyen bağışların sahibi.

Vekil: Her şeye vekil.

Veliyy: Yol gösteren, yardım eden, koruyan yakın.

Zahir: Görünen, varlığı aşikâr olan.

Zü'l-Celali ve’l -İkram: Ululuk ve ikram sahibi.


Bu isim ve sıfatlardan tamlama yapmak suretiyle Rabbimizin her bir eylemini mübalâğa kalıplarıyla "en güzel isimler" hâline getirmek de mümkündür. Meselâ; "Rabbü’l-Âlemin [Âlemlerin Rabbi]", "Maliki Yevmi’d-Dîn [Din Günü’nün Sahibi]", "Allâmü’l-Guyûp [Gayıpları En İyi Bilen]", "Settârü’l-Uyûp [Ayıpları Çokça Örten]", "Gaffârü’z-Zünûp [Günahları Çok Bağışlayan]", "Razzâku’l-Âlemîn [Âlemleri Çokça Besleyen]", "Hayru’r-Râzikîn [Rızk Verenlerin En Hayırlısı]" gibi.


181Yine Bizim oluşturduklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır.

Bu ayet, akıllarını kullanmayanların düştükleri durumun anlatıldığı 179. ayetin devamı mahiyetindedir. Bu ayetle, hayvandan daha sapkın duruma düşebilen insanoğlu içinde akıllarını kullanan değerli kişilerin de var olduğu bildirilmektedir.

Bu ayetten, Rabbimizin dünyayı hakka davet eden, kılavuzluk yapan insanlardan hiçbir zaman boş bırakmayacağı, Allah’ın doğru yoluna kılavuzluk eden birilerinin bu dünyada her zaman bulunacağı anlaşılmaktadır. Hatırlanacak olursa 159. ayette İsrailoğulları içinde de hakka kılavuzluk edenlerin bulunacağı bildirilmişti.


182Ve âyetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri yönden derece derece, yavaş yavaş değişime/ yıkıma yaklaştıracağız.

183Ben onlara süre de tanırım. Kesinlikle Benim plânım pek çetindir.

Ayetlerde sözü edilen yalanlayıcılar ilk plânda Kur’an’ın indiği dönemdeki Mekkeliler olmakla birlikte, sonradan dünyada yaşamış ve kıyamete kadar var olacak olan yalanlayıcılar da bu ayetin kapsamına girmektedir.

Ayette geçen "الاستدراج istidrac" sözcüğü "derece derece, azar azar yükseltmek veya indirmek, yavaş yavaş toplamak" anlamlarına gelir. [Lisanü’l-Arab; c:3, s:325-327; drc mad.] Buna göre ayetleri yalanlayanlar, kendileri farkına varamayacak şekilde yavaş yavaş helâke sürüklenmektedirler. Bu yalanlayıcılar günah işledikleri zaman hemen cezalandırılmazlar; çünkü Allah onlara mühlet vermiştir. Buna karşılık, hemen cezalandırılmamaları sebebiyle şımarırlar ve içinde bulundukları durumun aslında kendileri için bir tuzak olduğunu fark etmezler. Öyle bir tuzak ki, hemen cezalandırılmadıklarını gördükleri için tutkularının peşinde koşmaya başlarlar, Allah’ı hiç düşünmez olurlar, hesap vereceklerini unuturlar ve bulundukları ortamı terk edemez olurlar. Bu hallerinden dolayı da, hiç farkına varmadan yaptıkları işlerin tutsağı olarak kendi kötü sonlarını hazırlamış olurlar. İşte, Allah’ın plânı, tuzağı budur. Üstelik bu plân, içine düşen kişinin helâke sürüklendiğini anlayamaması sebebiyle çok da çetindir.

Yalanlayıcılara hazırlanmış olan bu plân, En’am suresinde de dile getirilmiştir:

* Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular. Böylece şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapan topluluğun kökü kesildi. –Ve tüm övgüler, âlemlerin Rabbi Allah'adır; başkası övülemez.– De ki: "Hiç düşündünüz mü, eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilâh kimdir?" Bak, Biz âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra da onlar sırt çevirip engelliyorlar? De ki: "Kendinizi hiç düşündünüz mü, Allah'ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, şirk koşarak yanlış davrananlar; kendi zararlarına iş yapanlar toplumundan başkası mı değişime/yıkıma uğratılmış olur?" Ve Biz gönderilen elçileri, ancak müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere göndeririz: Artık kim iman eder ve düzeltirse, artık onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun olmayacaklar da. Âyetlerimizi yalanlayanlara da, yapmakta oldukları hak yoldan çıkışlar yüzünden azap dokunacaktır. [En’am/44–49]


184Ve onlar arkadaşlarında hiçbir deliliğin/ cinlenmişliğin bulunmadığını düşünmediler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.

185Ve onlar göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimine, Allah'ın oluşturmuş olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar?


186Allah, kimi saptırırsa, artık ona yol gösterecek bir kimse de yoktur. Ve O, bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir durumda bırakır.


Bu ayet grubunda, peygamberimiz ile çağdaşı Mekkeliler arasındaki olaylara değinilmekte ve yalanlayıcılar uyarılmaktadır. Bu pasajda Allah elçisinin mecnunun biri olmadığı ciddiyetle vurgulanmıştır. Bilindiği gibi, peygamberimize Mekkeliler tarafından "mecnun [deli/cinlenmiş]" dendiği Kur’an ile sabittir:

* Hiçbir ümmet, süre sonunun önüne geçemez ve geciktiremezler. Ve onlar; "Ey kendisine Öğüt/Kur’ân indirilen kişi! Şüphesiz sen gizli güçlerce desteklenen/deli birisin. Eğer doğrulardan isen, bize melekler ile gelmeliydin" dediler. [Hicr/5-7]

185. ayette yine yalanlayıcıların düşüncesizliğine dikkat çekilmekte ve Allah’ın ayetlerine karşı duyarsız ve lâkayt kalan bu kişilere ömür sermayesinin tükenmekte olduğu hatırlatılarak üzerinde oldukları çıkmaz yoldan dönmeleri çağrısında bulunulmaktadır.*




*İşte Kuran, Araf Suresi





Yorumlar - Yorum Yaz
Site Haritası
Takvim